GÖNÜL KAPISI

elmas

GÖNÜL KAPISI

İngiliz ressamlarından Hunt’ un “Evrenin Işığı” adını verdiği tablosu Londra Kraliyet Akademisinde sergilenir. Bu tabloda filozof görünüşlü bir adam, elinde fener ile bahçede durmaktadır. Adam bu resimde bir eliyle kapıyı tıklatır vaziyette kapının önünde durmaktadır.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’ a dönerek,

-Güzel bir tablo ama anlamını bir türlü kavrayamadım, adamın vurduğu kapının kolu yok. Sanırım kapıya kol çizmeyi unutmuşsunuz, der.

Hunt gülümser, “Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki!” diyerek tablonun anlamını açıklar:

“O kapı insan kalbini simgeliyor, sadece içeriden açılabildiği için dışında kol olmasına gerek yok. O kapı içeriden açılmazsa içeri giremezsiniz.” der.

Zorlamaya gelmeyen ancak sevgi ile açılan gönül kapısı, insan kalbi ne kadar güzel anlatılmış bu tablo ile. Bizler bu kapıyı içimizden gelince  sonuna kadar açarız. Kalbimizin odacıklarına dostlarımızı, sevdiklerimizi yerleştiririz. Genellikle kalbimize aldıklarımız kendi seçimlerimizdir.    Bu seçimlerimiz bazen yüzümüzü güldürür, bazen bir ömür suskunlaşmamıza neden olur.

Kendi seçimlerimizden bazen acıyor canımız, seçtiklerimiz bazen de hayatı bize zehrederken dünyamızı karartırlar. Bir de kapıda bıraktıklarımız var; önlerine duvarlar ördüklerimiz, önyargılarımızla durdurup önüne set çektiklerimiz. O konuda da verdiğimiz kararlar uzun yıllar zorlar hafızamızı -iyi mi yaptık, kötü mü yaptık-kararımızın doğruluğundan bir türlü emin olamayız. Bazen de kapıyı yüzümüze kapayanlara boşa üzüldüğümüzü düşünüp “Üzüldüğümüz belki de kurtulduğumuzdur.” deyip avuturuz kendimizi. Hayat böyle bir şey işte.

Hayat telaşı, sosyal yaşantımızı ötelerken günümüz insanı sosyal paylaşım siteleri sayesinde içine gömdüğü suskunluğunu da yavaş yavaş bozuyor artık. Günümüzde sosyal aktivitelere zaman bulamayan insanımızın çoğu “e- sosyal” oldu. Bu çılgınlık, büyük küçük demeden hepimizi etkisi altına aldı. Her birimiz  sosyal medyadan da olsa hayatımıza renk katacak bir insan sıcaklığını arar olduk. Sosyal ağlardan çocukluk arkadaşlarımıza, okul arkadaşlarımıza, eski mesai arkadaşlarımıza ulaşma; onlarla selamlaşma çabamız, onlardan gelecek sıcacık bir merhaba ile günü kurtarma telaşımızın ispatı gibidir.

Uyanır uyanmaz telefonlara koşup Facebook’taki,  WhatsApp’taki, Instangram’daki e-postalardaki kırmızı rakamlara bakmamızın sebebi insanın kalbine giden bir yolu, bir izi bulma telaşı değil de nedir? Kırmızı rakamların sayısı ne kadar fazlaysa  o oranda meraklanırız.

Aslında herkes biliyor ki kapı kolu olmayan tek kapı insan kalbidir ve o kapı sadece içeriden açılmaktadır.

Hayatı daha yaşanılır kılan mutluluğun anahtarı sevgide gizlidir.  “Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri.” sadece bir şarkı sözüdür. Hayatın gerçeği bu şarkıdaki gibi değildir. Hayatın gerçeği Hunt’un eserindeki kolu olmayan kapı gibidir. Öyle çalmadan  içeriye girilmez  her kapıdan. Hele hele bu bir gönül kapısıysa sadece içeriden açılacaktır yüzümüze. Daha mutlu olmak, daha içten gülümseyebilmek için çaldığınız kapıların yüzünüze açılması temennisiyle…

 

Reklamlar

SIZIP KALMIŞIM

Beni yaşanmışlıklarıma alıp götüren bir müzik klibi izliyorum telefonumdan. Mabel Matiz söylüyor: “Öyle kolaysa.”   Bana ait olmadığı her hâliyle  belli olan  kahırlı bir yaşama sevincini, emanet bırakır gibi başımı koyduğum yastığımın yanına bıraktı  bu müzik gece gece. Klipteki rakkasın figürleri ne kadar da değişik? Dans mı ediyor yoksa bir ölünün ardından ağıtlar yakarcasına çaresizliğini vücut hareketleriyle bize mi aktarıyor?  Müziğin sözleri, cam kırıkları gibi dolaşıyor damarlarımda.  Elektrik akımına kapılmışım gibi sarsıyor beni. Donup kalıyorum. Başım yumuşacık yastığıma gömülmüş. Bakışlarım tavanı delip delip geçiyor. “Öyle kolaysa gel başımdan kaldır at sevdanı.” sözleri  beni tarumar ederken  kulaklarımdaki çınlama mütemadiyen artıyor. Tünelin içinden geçen bir trenin uğultusu ve ardından gelen çınlama kulaklarımda…  Sözde, “Birisi sizi konuşursa kulaklarınız çınlarmış.” derler. O birisi kim acaba? O mu anıyor acaba? Nereden bileyim ki? Elimdeki kitabın aynı sayfasını defalarca okuyup duruyorum. Hiçbir şey anlamadığım için  başımı kitabımdan ayırıp boş boş bakıyorum kitaplığımdaki istiflenmiş diğer kitaplarıma. O sırada bir bildirim geliyor telefonuma. Kadim dostum Enver yine hâl hatır soruyor.  Öğrencileriyle dün Eskişehir’e geziye gitmişler. Nisan ayının azizliğinden, havaların mevsime göre ne kadar soğuk olduğundan dem vurmuş. Ona cevap yazamıyorum. Gözlerimden uyku akıyor. Uyumak istiyorum.  Komşu evlerin çatılarına bakıyorum pencereden.  Çatılardaki  bacalar,  elden ele çelik bir ustura  dolaştırıyorlar sanki.  Diğer yandan  göğe bakan göz gibi duran bacalar, sabahlara kadar hayatımın puslu yanlarını çekiştiriyorlarmış gibi geliyor bana.

Elimi, masama uzatıp  karaladığım notlarımı alıp göz atıyorum. Daha sonra da gözlerimi notlarımdan kaldırıp duvara asıyorum bakışlarımı. Duvarda yüzlerce çivi beliriyor. Bu çivilerden reçineler gibi yarım kalmış yaşanmışlıklarım sızıyor. Kitaplığımın raflarında kendi aralarında fısıltıyla konuşan kelimelerin, sırtlarını bana dönmüş olsalar da, beni çekiştirdiklerini biliyorum. Onlar da vefasız. Yanlarına yaklaşmak istiyorum. Benden uzaklaşmaya çalışıyorlar. Bir  kapıyı yanlışlıkla açan birinin yüzündeki şaşkınlık ifadesiyle bakıyorlar bana. Aralarındaki fısıldaşmayı sonlandırıyorlar. Onlar da uzaklaşıyorlar benden…

Aklıma dükkanda geçirdiğim zamanlar geliyor.Emekli olduğum günden beri zamanımın çoğunu geçirdiğim dükkânda yaşadıklarımın muhasebesini yapıyorum.  Her gün yüzlerce insana kızma­dan, gücenmeden, sabırla yanıt verirken, onlara hizmet ederken  zaman zaman kimliksiz, başkalaşmış, sanki dünyaya sadece para toplamak için gelmiş biri gibi hissediyorum kendimi.  “Bu, ben miyim?” diyerek aynaya koşuyorum.  “Bırak artık!” diyor bir ses… “Bırak da  dön bak ardına. Birer birer topla yol boyunca kaybettiklerini. Kendini de topla. Patikalarda, kitaplıkların tozlu raflarında, aynalarda, secdelerde unuttuğun kendini topla…” Düşüncelerim beni bir dağın ıssız yamacına savuruyor.  Oralardan dönüş yolu ararken sızıp kalıyorum…

 

ANADOLU ATEŞİ TEKİRDAĞ’DA

Genel sanat yönetmenliğini Mustafa Erdoğan’ın yaptığı Anadolu Ateşi Dans Topluluğu 17 Nisan Çarşamba akşamı Atatürk Spor Salonunda Tekirdağlılara güzel bir gösteri sundu. Bu güzel geceyi Tekirdağlılara yaşatan Papağan Organizasyon yetkililerine de teşekkür ederim.1999 yılında Mustafa Erdoğan’ın kurduğu Anadolu Ateşi’nin temel konseptine medeniyetler buluşması demek de mümkün. Doğu ile Batı kültürlerinin buluşmasını sahneye koyan dans topluluğu evrensel barışa da katkıyı amaçlamış. Anadolumuzun her yöresinden derlenmiş müzikler ve folklör gösterisi seyredenleri mest etti. Geceyi özetlemek gerekirse ışık sistemi, ses düzeni gayet güzeldi. Sahneye çıkan dansçılar kusursuzdu. Davul show çok etkileyiciydi. Bu gösteriye seyirciyi dahil eden davulcu geceye ayrı bir renk kattı. Oryantal gösterideki başoryantal çok başarılıydı. Gösteri sonunda bayrağımızın açılması ve gösteri sonunda Mustafa Erdoğan’ın seyirciyi selamlaması geceye renk katan güzellikler arasındaydı.

TEKİRDAĞ YENİ KÜLTÜR MERKEZİ VE ÖZEL TİYATROLAR

TEKİRDAĞ YENİ KÜLTÜR MERKEZİ VE ÖZEL TİYATROLAR
Tekirdağ Yeni Kültür Merkezinde sahnelenen “Ömürsün Doktor” oyununu izleme fırsatım oldu.
Türkiye’de yıllarca değişik oyuncu kadrosuyla sergilenen ve Anton Çehov hikâyelerinde yer alan karakterlerden derlenmiş oyun biraz da bizim insanımıza göre dizayn edilmeye çalışılmış. Daha önceleri Cem Özer ve kadrosuyla ses getiren oyun bu defa yeni oyuncu kadrosuyla karşımızdaydı. Gerek TRT’den gerekse Hep Yek filmlerinden tanıdığımız Gökhan Yıkılkan benim için en şöhretli oyuncuydu ama bu oyunda vasat bir rolü vardı. Oyunda zaten yeterince argo ifadeler vardı. Gökhan Yıkılkan keşke oyunun bir yerinde de “ Titrettin beni” repliğini tekrarlasaydı. Dediğim gibi seyirciyi güldürme adına müstehcen içerikli ve argo ifadeler çok kullanılmış oyun içinde.Tiyatronun bir amacı da birlikte yaşadığımız karakterleri bizlere canlı sunmak olduğu için pek de yadırgamadım bu durumu. Yaşadığımız çevrede bu tiplerle çok karşılaşıyoruz zaten. Benim için vasat bir oyundu. Afişte olan ama hastalandığı için sahneye çıkamayan Sadi Celil Cengiz de sanırım gece için bir kayıptı.
Oyun sırasında salon doluydu. Bu duruma sevinmekle birlikte Tekirdağ halkının özel tiyatroya olan özleminden kaynaklanan bir yeni merak gibi geldi bana. Her şeye rağmen farklı ve iyi bir geceydi. Yapımı yılan hikâyesine dönen ve çok uzun bir aradan sonra Tekirdağ’ımıza kazandırılan Yeni Kültür Merkezine ilk defa gittim. Salon bana göre geriye doğru fazla uzun olmuş. Alıştığım salon görüntüsünden biraz farklıydı. Biraz dudak büktüm ama büyüklerimizin bir bildiği vardır diye düşündüm.Lavabolar ve koridorlar çok temizdi.İnşallah böyle devam eder. Tekirdağ’ımıza hayırlı olsun.

“Ömürsün Doktor ” TEKİRDAĞ’da sahnelenen oyunun oyuncu kadrosu.

52856728_2654736737886023_5080673894277316608_n