AŞK VE ÖZLEM

            Yılların yorgunluğu sebebiyle yalnızlığın kuytu bir köşesine çekilsen de bir süre sonra “İyilere yalnızlık yakışmaz.” deyip oradan çıkmanın, iyileşmenin  yollarını aramalısın.  O zaman gelin,  birlikte iyileşelim dostlar. Uzatın ellerinizi cümlelerime. Satırlarıma tebessümle göz atın. “İyiler kaybetmez, kaybedilir.” derler. Güzel söz aslında. Herkese uyar mı bilmiyorum ama ben bu sözü çok seviyorum. Gönül oyununa kurban gidenler  “Aşk, iki kişilik bir oyundur, iyi olan kaybeder.” derler.  Sen  de bu özlü sözlerden birini yakıştır kendine.

Kendi kabuğuna çekilip yaşayıp giderken   “Yalnızlık, Allah’a mahsustur.”  der ve yalnızlığını sonlandıracak bir şeyler ararsın. Yalnızlığını paylaşacak ruhların peşine düşersin. Bu ruhlara bir köprüyle erişmek istersin. Bu köprü bazen okuduğun bir kitap, bazen dinlediğin bir müzik, bazen de izlediğin bir film olabilir. Bazen de bir şiirin tılsımlı dizesi dokunur ruhuna Simurg kuşunun kanadı gibi. Bazen bir şarkının sihirli ezgisi kanatlarına alıp ulaştırır seni mutluluk limanlarına. Dinledikçe  “İşte bu tam da benim yaşadığım ama adını koyamadığım o duyguyu anlatıyor.” dersin. Dersin çünkü yaşadıklarından bir şeyler bulur, duygulanırsın.  İçinde hüzün, sevinç, mutluluk, kuşku, umut, hasret, vuslat, sıla, gurbet, düş, barındıran bir anaforun içinde yuvarlanır gidersin. Bazen de yaşadığını sanarken  bir şarkı çalmaya başlar  yaşayamadıkların gelir aklına işte o anda  hüzün denizinde boğulursun. ..

Her gece düşler kurarsın. Her güne yeni umutlarla uyanırsın. Bu hayatta daha güzel bir dünya için kurduğun düşler her zaman gerçekleşmez. “En güzel aşklar ve en güzel şarkılar bazen yarım kalır;   gün olur buruk bir tebessümle mazi hatırlanır.” şarkı sözlerinin ardından  “Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde bir türkü tutturmuşum anlıyorsun, değil mi?” şarkısını mırıldanırken Halil Cibran’ın “Ermiş” kitabındaki:  “Neşeniz, maskesini çıkarmış kederlerinizdir.” Aforizmasını sayıklayarak  ikileme düşer susarsın.

Aşk için halk ozanımız Aşık Veysel şöyle der: “ Seversin, kavuşamazsın aşk olur… Ahmet Ümit de “Aşk, imkansızı ümit etmektir.” der.  Oysa aşk öncesi her şey ne kadar da güzel başlar. O kadar mutlu anlar yaşarsın ki an gelir ayakların yerden kesilir. Mutluluğunu tarif etmeye kelimeler yetersiz kalır. Gün gelir de güzel günler biter ve ayrılık kapını çalınca  üzülürsün, suskunlaşırsın.  “Her insanın – içinden uğurlayamadığı- bir gideni vardır.” der kendi kabuğuna çekilirsin.

Sevdiysen incinirsin. Her olumsuzluktan etkilenirsin. Ayrılık kapını çaldıysa yandığın gündür dostum. Ayrılık  öyle dipsiz bir kuyudur ki o kuyuya düşmeye göresin… Giden sevgilinin gelmeyeceğini bilirsin ama külle örtülmüş bir köz gibi hep bir umut vardır kalbinin bir köşesinde… İnsanoğlu, gerçeklerin farkında olsa da kendini kandırabilme gücünü asla yitirmiyor. Issız bir köprüye bakarak: “Orada bekle köprü.Gelip geçmese de yar, umudum var.” diye mırıldanır durursun.  “Ahlat Ağacı ” filmini defalarca izledim.  Filmde geçen şu replik beni çok etkilemişti. Sizlerle de paylaşmak isterim: “Yaşadığımız ayrılık sayesinde aslında o kadar da önemli olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki hemen? Onu temel bir aydınlanma alanı olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı? İnanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir ve güzelliğe ve aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekmez mi? Genellikle her güzelliğin sonunda bir kopuş, bir ayrılık pusuda bekler. O yüzden başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler olarak bakmak gerekmez mi?”

Mevlana gibi “Hamdım, piştim, yandım.” diyebilmek için yaşadığımız acıları hayırlı felaketler olarak adlandırmalıyız diye düşünüyorum.   “Büyük acılar kadar bizi olgunlaştıran bir şey yoktur.” der Musset… Seneca ne güzel demiş: “Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.” diye… Bence ayrılıklar da aşka dahildir ve ayrılanlar hâlâ sevgilidir çünkü ayrılıklar küçük aşkları bitirir fakat büyük aşkları  güçlendirir; tıpkı rüzgârın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi… O yüzden sevgili aklıma gelince Cemal Süreya’nın şu güzel mottosunu mırıldanırım:  “Özledim, söyleyeceklerin bu kadar kısa ve derin…”

Reklamlar