zeki

Cahide Sonku Zeki Müren ile birlikte.

” AŞK-I MEMNU YA DA UZUN BİR KIŞIN SİYAH GÜNLERİ”   Üniversitede öğrenciyken 1984 yılının soğuk bir kışında alıp okuduğum  ilk Selim İleri kitabıydı. O kitapta Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdığı satırlar yüreğimi dağlamıştı. Kitabın o bölümü bende derin tesirler bırakmıştı.   O kitabı alıp okuduğum zaman tahminen Cahide Sonku öleli iki üç yıl kadar olmuştu ama böyle bir sonu yaşayarak öldüğünden haberim yoktu. Kitapta Cahide Sonku ile ilgili bölümü okuyunca çok şaşırmıştım.  O yazı benim ezberimi bozdu.   O yaşımda Beyazperde  benim için ne kadar muhteşemdi ve  Yeşilçam’ın oyuncular ne kadar erişilmezdi . İşte İstanbul’a gelmiştim her an beyazperdede gördüğüm herhangi bir oyuncuyu çok sık gezindiğim İstiklal Caddesi’nde , Beyoğlu’nda veya  Yeşilçam Sokağı’da görecektim artık.  Ben yeni geldiğim İstanbul’da bu düşleri kurarken  Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdıklarını okuyunca ayaklarım suya erdi ve bu yazı sayesinde  hayatın acımasız yüzünü de  öğrenmiş oldum.  Aşağıdaki yazı beni öylesine etkilemişti ki …

Çok etkilendiğim bu yazıyı yıllar sonra da olsa sizlerle paylaşmak istedim…

 

ÖLÜM VE ELMAS

Adı bütün çocukluğum boyunca, benim için bir efsane olan Cahide Sonku’yu ilk kez, Küçük Sahne’de, Haldun Dormen yönetimindeki bir oyunda görecektim. Soğuk bir kış günüydü. Küçük Sahne’ye gittik. Fakat Cahide Sonku oynamadı ve sanırım, Küçük Sahne’yle ilişkisi başlamadan sona ermişti. Ya da bu ilişki bölük pörçük, biraz daha sürüklenecekti. Haldun Dormen, yıllar sonra yayımladığı anılarında bu, Cahide Sonku’nun tiyatroya dönüş öyküsüne biraz da acımasız sayılabilecek bir yorumla eğildi: Arkadaşları yardım etmişlerdi; gel­geldim bir dönemin ünlü oyuncusu Cahide Sonku, artık iyiliği, yardım­severliği anlamayacak kadar çökü­şün tutsağıydı…

Cahide Sonku’nun kişisel çöküş serüveni üzerine bugüne dek çok yazı yayımlandı Türk basınında. Kimisinde sinema yazarlarının onur plaketini almaya gelmediğini okuduk, kimindeyse bu plaketi Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhane­lerinde zilzurma sarhoş aldığını. Ağlayan, esrik, kendini bilmeyecek kadar dalıp gitmiş fotoğrafları basıldı. Herhangi bir ‘yalıngöz’ için Cahide Sonku düşmüş, mahvol­muş, toplumdışına kaymış eski bir oyuncuydu. Güzelliği yüzünden sınavsız ünlenmiş  ama yerini de bir türlü sindiremediğinden yitip git­mişti.

Cahide Sonku: Oysa o bir efsane benim için. Son elli yılın en büyük ve en soylu çöküş efsanelerinden biri. Onun çöküşündeki karşıtlıkla­ra dayalı ahlâk, elbette, ‘sinema yazarları derneklerinin onur plaketlerine de, tiyatroların şaşmaz oyun saatlerine de, provalara, ezberlere, alkışlara da dudak bükmeliydi. Ve buğulu bir güzellik, ancak Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde kendine yepyeni bir ahlâk yarata­bilirdi. Sanırım, öyle de oldu.

1969 ilkyazında, Naci Çelik’in babası Ebazer Berksoy’un Balo Sokağı’ndaki Yeşilçam Eczanesi’n­de oturuyordum. İçeriye uzunca boylu, dolgun vücutlu ama yüzü­nün, hem de makyajsız yüzünün çizgileri hâlâ incecik bir kadın girdi. Lâcivert giysili, orta yaşı aşkın bu kadın telefon edecekti. Onu nereden tanıdığımı ise, telefondaki konuş­madan öğrenecektim:

— Yeni Komedi Tiyatrosu mu? (…) beyle görüşmek istiyorum. Ben Cahide Sonku; beyefendi. Size yedi yüz lira borcum vardı. Demin denkleştirdim. Birini gönderirseniz.

Küçük Sahne’deki oyuna kimbilir hangi kural dışı nedenlerle çık­mayan Cahide Sonku’yu ilk böyle gördüm. Sonra bir kez daha. Fotoğrafları. “Beklenen Şarkı’’ fil­mi belleğimdeydi. Ama onu ilk böyle gördüm. Omuzlarını vizon bir etol örtmüyordu.

Üç dört yıl önce, yine Beyoğlu’nun arka sokaklarında, hayli geç saat ve bir eğlenti gecesinden dönerken:

Oradaydı Cahide Sonku. Yüzü­nün çizgileri hâlâ incecik ama teni paralanmışçasına.  Sağ elinde mavi ispirto şişesi vardı; sol eliyle de dudakları arasındaki bekçi düdüğü­nü tutuyordu. Birkaç kez uzun uzadıya çaldı o bekçi düdüğünü.

 

Sabaha karşı kime sesleniyordu, neye isyan ediyordu, onu, ne ya da neler toplum yaşamından bunca uzaklaştırmış, iğrendirmişti! Bir daha da görmedim zaten. Hem, saklamaya ne gerek var: Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde rastlasaydım Cahide Sonku’ya, ve­badan kaçar gibi…  Kendimin nemene bir sıçan olduğunu unutup üstelik.

Doruktan düşüşe geçiş miydi bütün bunlar? Sıradan bir alkolizm olayı? Galiba işin içine uyuşturucu madde alışkanlığı da karışıyor. Bir de böylesine karmaşık yazılmış sayfası var Cahide Sonku’nun. Bir dış görünüm, iyice, yanılsatıcı.

Çünkü onun bize ölümsüz güzel­liği simgeleyen fotoğrafları, bu düşüş olayının ardında, toplumumuzun yerleşik değer yargılarına karşı çıkan bir tavrı da barındırı­yor. O kadar güzel, o kadar anlamlı bir kadının yaşamında çöküşün, mavi ispirto şişelerinin ve bekçi düdüğünün yeri olabilir miydi hiç; söz konusu kadın, güzelliğin ve fizik anlamın bu toplumda ne yüksek bir ücretle satın alındığın­dan iğrenmeseydi.

Dahası, koşullar, Cahide Sonku’­nun güzelliğine de ölümle elması aynı anda sunmuşlardı. Yine ço­cukluğumun olağanüstü yaşantı masallarından biri, bu görkemli kadının, ününün doruğundayken Kervansaray’a nasıll geldiğine dair. Kervansaray’ın da herhalde en parlak günleri. Cahide Sonku, Demokrat Parti’nin kolladığı işadamlarından İhsan Doruk’la ev­lidir o sıralar. Kervansaray’ın ka­pısında duran lüks, kuyruklu Amerikan yapımı arabadan; saçın­daki toka da sırtındaki tuvalet de ayakkabısındaki işlemeler de hep elmas ışıltılı bir kadın iner: Cahide Sonku. İstanbul ‘sosyetesi’, o el­mas ışıltıların sahici taşlardan fışkırdığını konuşacaktır günlerce. Boğaz’da zevksiz heykellerle bezeli bir ev, yine yıllar sonra gösteri­lecek, oranın Cahide Sonku’nun ‘malı’ olduğu belirtilecektir.

Ama elmas tuvaletli kadın, bü­tün bunları har vurup harman savurmuş, peri masalını tersyüz etmiştir. Herhalde ölümle elması yan yana gördükten sonra, İkincisi­ni harcayıp, tüketip, ilkinde ara­mıştı başka bir güzelliği. Ve bunun gizli bilinci, bizim için hâlâ bir bilmece niteliğinde: Sadece 65 yaşında toprağa karışan buğulu güzellik, son fotoğraflarında taşıdı­ğı isyankâr ahlâkın bütün pahasını da çoktan ödemişti. Oysa Cahide Sonku parasıyla puluyla, alko­lizmiyle, kim bilir daha nice gizli zaafıyla, güzelliğinin yarattığı son­suz boşluk duygusuyla ayakta kalabilir, çeşitli dönemlerde ödüller kazanır, o ödülleri de sivri topuklu ayakkabıları üstünde dimdik dura­rak almaya gidebilirdi… İsteseydi. Ama Cahide Sonku, bir kez iste­memişti.

Bile bile çökmek gibisinden bir ahlâkı; koşullar ne olursa olsun, her­kesin yükselmek, daha da yüksel­mek, büsbütün yükselmek, ihanet niteliğinde de olsa yükselmek, ölüm döşeğindeyken de yükselmek iste­diği bir toplumda ancak çağdaş mhyte’ler taşıyabilir ve Yeşilçam Eczanesi’nden yedi yüz lira borcu için telefon eden, bir zamanlar tepeden tırnağa elmaslar içinde Keransaray’a gelmiş olan ünlü oyuncu, ancak güzelliğinin içerdiği bir görkemle, yaşadığı dünyanın yükseliş ihtirasına isyan ediyordu.

Brecht, Rimbaud’un “Sarhoş Gemi”sini okuduğunda, şiiri yetkin bir bilincin nasıl değerlendireceğini düşünmüş, anılarda böyle yazıyor. Ve deniyor ki, Brecht, o şiirde kapitalizme isyan eden serseri bir ruhun sancılarını duyumsamış. Ca­hide Sonku’nun kendisi, kişisel yaşamı adına umutsuz, umarsız görünen serüvenine bir kez daha dönüp baktığımızda, elde ettiği bütün maddî olanakları bozuk para yerine koyan bu insanın, kim bilir ne çok şeye başkaldırdığını şiddetle duyumsuyoruz. Batı’da yaşasaydı, herhalde Greta Garbo’dan da güzel ve yetenekli olduğunu sinema tarih­leri yazacaktı. Ama şimdi benim ak­lıma, Cahide Sonku için, Yakup Kadri’nin “Kiralık Konak”ta Seni­ha’ya söylettiği şu unutulmaz söz­ler geliyor yalnızca: “Nafile, başını sallama! Benden belki nefret bile ediyorsun! Sana demin vücudumun güzel taraflarını gösterirken beni seviyordun. Fakat, ne vakit ki, hayatımın çirkin taraflarını göster­meye başladım, benden tiksindin. Genç iken ve güzelken vücudu soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez, ve herkes önünde, hattâ kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır.” Cahide Sonku burada, acılar ve kaprisler ortasında, bin ayrı çeşit ruh soyu­nuşuyla sarmaş olaş yaşadığından, yazılmamış bir roman kadar ince kaldı.

Bu, kırıldıkça yükselen, toplu­mun değer yargıları önünde al­çaldıkça o değer yargılarının iki­yüzlülüğünü simgeleyen görkemli yaşantı, en güzel birkaç fotoğrafla daha birkaç gün basınımızı ilgilen­direcek. hep de ölümünden önceki çökük yüzüyle yan yana. Dün ney­di, bugün ne oldu meseli. Mesele inanacak olursak, hayatımızı ayak­ta tutacak maddî çıkarlarımızı, ne pahasına olursa olsun kollamamız gerekiyor. Ama Cahide Sonku’nun büyük yaşamı, yine de tersini söyleyecek. Derler ki o güzel kadın, bir gece Kervansaray’a tepeden tırnağa elmas ışıltılarıyla gelip…

Yüreğin duyarlığı, Cahide Sonku’yu da yıllarca beklediğimiz şarkılardan biri gibi bağrına bası­yor. Ve bazı bakımsız otel oda­larından, o yedi yüz liralık borç için inanılmaz ‘kazanç‘öykülerinden söz açılacaktır. Ama sirenlerin şarkı­ları da gemicileri ölüme çağırırmış. Üstelik bakımsız otel odalarında Cahide Sonku’nun, dimdik ayakta durmayı ‘başarmış’ seksenlik bir hanımefendi inceliğiyle ödül kabul edemeyeceği, daha doğrusu etme­yeceği öylesine açık ki; ölümden sonra yazılıp çizilen doruklu düşüşlü yaşam çizelgesi, olsa olsa bir dış görünümün ifadesinden ibaret­tir. Büyük çöküşlerin, seçilmiş bilinçli intiharların anlamı da her türlü aşağılık ve aşağılayıcı konformizme hayır demekle eşanlamlı değil mi?

Çevresindeki birçok kadın gibi elmaslarını, zümrütlerini, vizon ve astragan kürklerini koruyabilirdi Cahide Sonku. O zaman mavi ispirto yerine, buzlu beyaz şarap içecekti. Serveti elverişliydi. Ama…

Gerisi pek önemli değil. Cahide Sonku, henüz kavrayamadığımız fırtınalı kişiliğiyle  ışıklar, buğular, aylalar içinde, tam da pembe-beyaz baharlar açarken öldü.

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri