20160604_14194020160604_14185020160604_141833

Tebrikler Haluk kardeşim.Birinci kitabın”Maşatlığa Kırlayan Kızan”ı okurken ” Keşke kitabın yazı karakterleri biraz daha irice olsaymış.” diye içimden geçirmiştim. İkinci kitabın”Canım Kardeşim”de bu sorunu da halletmişsin.Kitaplarındaki anlatımların, betimlemelerin,olay tasvirlerin kısacası üslubun çok başarılı. Aynı coğrafyanın çocuğu olarak yaşadığın olayların benzerlerini çoğunu ben de yaşadım .Beni çocukluğuma götürdün. Geşmişte kalan  o güzel  çocukluk günlerime şimdi çok özlem duyuyorum.Ne iyi etmişsin de bu kitapları yazmayı akıl etmişsin.Seni canıgönülden tebrik ederim.Yöremizdeki insanlara okuma sevgisini kazandıracak nitelikte olan bu eserlerinin coğrafyamızda yaşayan her ailenin kitaplığında yerini alacağı ümidimle başarılarının devamını dilerim.Yazın hayatında  da sana başarılar dilerim Haluk kardeşim. Yolun açık olsun.Her şey gönlünce olsun.

Haluk Ecevit’in ikinci kitabı olan”Canım Kardeşim”den

KIRÇIL KIRÇIL

Oldum olası severim berberleri. Hem onları hem de dükkânlarını. Onların insanlar üzerinde şekil değişikliği yapan o maharetli ellerini, esnaflıklarını, sıra beklemek istemeyip her­kesten önce tıraş olmaya çalışan o sabırsız insanlar karşısında düştükleri çaresizliklerini, sürekli ayakta çalışmaktan dolayı be­denlerine çöken o ağır yorgunluğu severim. Dükkânlarının da en çok kokusunu… Pudra, tıraş köpüğü, limon kolonyası, yan­mış kulak kılı ve ucuz parfüm kokularının karışımı ile oluşan o kesif kokuyu…

Bu dükkânlarda sıra beklemek başkaları için çok hoş bir mesai olmasa da, ben çocukluğumdan beri yapacak bir şey bu­lurdum o zamanları dolduracak. Rafa dizili kolonya markalarını ezberlerdim, o senenin duvara asılı fikstüründen takım isimle­rini okurdum, o dükkânın müşterisi olup o an için askerde olan abilerin yolladığı kamuflajlı fotoğraflara bakardım aynaya ilişti­rilmiş. Berber koltuğunda tıraş olurken uyuyakalan amca, ben kaça kadar sayınca uyanıp gözlerini açacak diye içimden sayar­dım. Berberin ustalıkla şıklattığı makasına hâkim elini izlerdim. Cımbıza pamuğu sarışını, ardından bu minik meşaleyi ispirto kavanozuna daldırıp çakmağı çakışını, sonra “pıt, pıt, pıt” diye sallayarak önündeki müşterisinin kulaklarını ütüleyişini izler­dim.

Bakın şimdi aklıma geldi. İri yarı bir amca gelmişti bir gün mahalle berberine. Sıra ona gelince büyük bir iştahla koltuğa ya­yılıp “Çek bakalım, bi saç sakal!” dedikten sonra da o gür sesi ile gevezelik edip durmuştu tıraş boyunca. Susturabilene aşk olsun. Berber Recep Abi dahi müşterisinin muhabbetinden sıkılmış “Bir an önce bitirsem de, gitse!” der gibi makasını hızlı hızlı şık­latmaya başlamıştı. Saçlarını kestikten sonra suratını köpürtüp keskin usturası ile sakala başladı ardından. Bu süre içinde hiç susmayan adam, şimdi de “berberliğin aslında iyi bir meslek olduğundan, hiç yorulmadan çok para kazandıklarından” dem vurup duruyordu. Utanmasa berbere dönüp “Vallaha, aldığınız parayı hak etmiyorsunuz.” diyecekti.

Neyse sonunda sakal da bitmişti. Geveze adam: “Bi de, enseleri al bakalım.” dedi hiç duraksamadığı konuşmasının ara­sında. O ihtiyacını da gören Recep Abi’ye seslendi yine bilmem kaçıncı kez: “Recep, bi de kolonyala bakalım, bol sür ama bol bol sür.” İyice bunalan berber “Tamam, tamam!” der gibi başını sallayıp kolonya şişesine yöneldi. Müşterisinin istediği bol mik­tarı yakalamak için elini bir havuz yaparak içini kolonya ile dol­durdu ve boca etti adamın ensesine. Birkaç sıvazladıktan sonra isteklerinin sonu gelmeyen adam, hissettiği ferahlık ile “Oo­ohhhhh!” yaparken tekrar başladı: “Bi de kulakları yak bakalım.”

Berberin usancı artık yüzünden okunuyordu. İki ayağı bir pabuca girmişti. Telaşla pamuklu cımbızı alıp çakmağı çak­tı. Önündeki aynada müşterisinin, soldakinden biraz daha bü­yükmüş gibi görünen, sağ kulağından başladı ütülemeye. Fakat telaştan hesap edemedikleri bir şey vardı sanırım. Enseye boca edilen kolonya henüz kurumamıştı. Berberin eli çok değil, ikin­ci kez sallanıyordu müşterisinin kulağına doğru. “Pıt, pıt” sesi­ni bir “Lüffff” takip etti. Kurumasına izin verilmeyen kolonya alev almıştı. Devamında da bir çıtırtı gelmeye başladı, yanık kıl kokusu ile birlikte. Adamın saçları ensesinden başlayarak dalga dalga yayılan bir mavi alev eşliğinde yanıyordu. Birkaç saniye ne berber ne de müşterisi olan adam anladı hadiseyi. Taa, neden sonra kendine gelen Recep Abi yangına müdahale edip adamın kafasına havluyu bastı da, söndürdü alevleri. Adam da böylelik­le susmuştu artık. “Ayy ayy, vayyy vayyy!” ederek evinin yolunu tutmuştu.

Hep böyle hareketli değildi tabii ki mahalle berberi. Ço­ğunlukla durağan ve sessiz… Beklemekten sıkılan insanların çı­kardığı “Offf, pufff!”tan ibaretti tüm sohbet. Bu gibi zamanlarda yaptığım gözlemlerimin dışında, kızıp sinirlendiğim de olurdu. En çok da beni küçük görüp sıramı alan amcalaraydı sinirim. Berber Abi; “Yav, Aluk var sırada! Senden önce geldi.” dese de anlatamazdı adama. O geceki düğünü bahane edip fabrika var­diyasını bahane edip yine de girerdi adam önüme. Ama şim­dilerde o günleri düşündüğümde, içimi o günkü öfke değil de derin bir özlem kaplıyor sadece.

Bir seferinde de babamla gitmiştik tıraşa. Sadece benim saçımı kestirecektik. O, geçen hafta hem saç hem sakal olmuştu. Yaya gitmek yerine motosikletimizle koyulduk yola. Fakat vardı­ğımızda berber dükkânı kapalıydı. “Dur bakalım, buluruz şimdi onu.” diyerek Yalçın Abi’nin kahveye sürdü babam motoru. Tam tahmin ettiği gibiydi. Recep Abi, oturmuş okey oynuyordu ar­kadaşları ile. Bizi görünce vaziyeti anladı hemen. “Oturun birer oralet için benden, birazdan birlikte kalkıp gideriz dükkana.” diyerek bize yer gösterdi oturmamız için. Babamla hiç konuş­madan bekledik. Oraletlerimiz bitti. İstemediğimiz hâlde birer tane daha geldi. Onlar da bitmek üzereydi ki, babam daha fazla dayanamadı. “Hadi, be Recep!” Babamla aynı yaşta olan Recep Abi, sanki böyle bir uyarıyı beklermiş gibi hemen atıldı: “Te bitti te, son eli oynayoz.” Babam, “Tamam o zaman!” manasında si­nirli sinirli başını salladı. Bir on beş dakika daha geçmemişti ki babam bir hışımla kalktı yerinden. Berberin yanında bitivermiş­ti: “Ver şu anahtarları!” diye gürledi. Mahcup ifadeyle ceplerini yokladı Recep Abi, bulunca da çıkarıp verdi dükkânın anahtar­larını.

Bana dönerek “Yürü!” der gibi işaret etti babam. Kahveye yakındı berber dükkânı, o yüzden motora binmedik. Biz yolu yarılamamıştık ki, arkamızdan sesi duyuldu berberin: “Açın siz dükkânı, ben geliyorum şimdi.” Bu cümle, babamı sakinleştire­ceğine onun öfkesini daha da katmerlendirmişti. Dudakları hız­lı hızlı hareket etti bir süre, sanırım sövüyordu. Dükkân kapısı­nı açtık. Ben müşterilerin sıra beklediği sandalyelerden birine oturdum. Benden sonra içeriye giren babam, kolumdan tuttu­ğu gibi tıraş koltuğuna oturttu beni. Ardından hemen elektrikli makinenin fişini taktı. “Dur!” bile diyemedim. Önce perçemle­rimden soktu makineyi, ta geriye kadar. Ensemde durdu. Rast­gele üç numara tarak takılıydı makinede. Yoksa sıfıra vuracak­mış. Aynı işlemi birkaç kez tekrarladı. Üzerime önlük falan da takmamıştı. Kafamdan kesilen bütün saçlar enseme, oradan da sırtıma dolmuştu. Şiddeti giderek artan tatlı bir kaşınma isteği hasıl olmuştu her yerimde. Kafamda zınlayarak çalışan makine sonunda sustu. Eliyle birkaç kez sıvazladı kafamı babam. “Hadi, git şimdi eve.” dedi ardından.

Berber Recep’e olan öfkesini benden çıkarmıştı. Sonra… Sonrası malum. Okula giderken her sabah aynada kendime bir türlü yakıştıramadığım o tuhaf görüntüme mi yanayım, ilk gün­den itibaren okuldaki arkadaşlarımın başımı ima ederek “Kaaa­bak, kaaabak!” diye dalga geçişlerine mi?

Yıllar sonra o günleri şu cümle ile anacaktım: Yine de hiç­bir şeyi, babamın mahalle berberinden çıktığında yüzünde ka­lan tıraş kokusu kadar özlemiyorum şimdi.

Düşünüyorum da bir zorunluluktu saç kestirmek o za­manlar. Öğrenciyken özellikle… Okulda saç kontrolü olduğunda eğer saçın uzunsa ilk uyarıyı alırdın. İkinci uyarı zamanı geldi­ğinde eğer hâlâ kestirmemiş olursan, öğretmen kendi keserdi. Düzgünce tıraş etmekten bahsetmiyorum. El işi dersinde karton kesilen makası rastgele sallardı saçlarına.

Bir de aylık “bit kontrolü” yapılırdı okulda. Herkes yüzü­koyun sıra üstüne kapanır, bayan öğretmenlerin ellerinde kalem ile gelmesini beklerdi. Sırası geldiğinde kalem kafada gezdirilir, itinayla yapılacak olan tarama başlardı. Sanki hepimizde varmış gibi, taramayı yapan öğretmenin yüzünde bizden iğrendiğini gösteren bir ifade olurdu. Kontrol sırasında başında bit ya da sirke tespit edilenler sınıfın arka sırasında, diğer öğrencilerden uzak olarak yan yana oturtulup sözüm ona “karantinaya” alınır­lardı. Ailelerine haber salınır, çocuklarının saçlarını gazlı tarak ile temizlemeleri salık verilirdi. Karantina bölgesinde yapılan rutin kontrollerde “arınmış” olanlar tekrar eski oturma düzeni­ne dönebilirlerdi.

Şimdilerde okula giden çocuklara takılıyor bazen gözüm. Kıvırcık uzun saçları rüzgârda dalgalanıyor. “Artık serbestledi.” diyor konuştuğum öğretmen arkadaşlar. Bitin sirkenin ise adı anılmıyormuş. İlaçların da türlü bin çeşidi çıkmış.

Orta yaşlı bir adamım, babalı şen günler mazide kaldı ar­tık. Ayda bir gidiyorum berbere. Eski günleri de hatırlamıyor değilim her seferinde. Tıraş olmak için koltuğa oturduğum anda, o büyük ayna kendimle yüzleşme yeri oluyor bana. Ber­berin hünerli eli usulca dolaşırken başımda, bol bol kalıyorum kendimle baş başa. Her ay daha solgun bir yüz karşılıyor beni. Biraz daha çıkmış kamburum sanki. Gözaltlarımdaki çizgiler biraz daha belirgin. Alnımın açıklığı biraz daha yaklaşmış tepe­me. Ama yine de çok seviyorum berberleri.

İlçede tıraş oluyorum birkaç senedir. Berberimin adı Ba­hadır. “Berber” dediğimde çok kızıyor. “Koskoca yazar yaptık seni, öğrenemedin şu işi.” diyor. “Kuaför” demeliymişim. Zaten ikisinden de öte bir arkadaş kendisi, bir dost. Müşteri tutsun diye laf kalabalığı yapıp usulden hâl hatır sormaz öyle. İçten, candan davranır. Bizim insan işte… Malkaralı. Sarışın, çakır gözlü. Birkaç yaş büyük benden. Dediğim gibi her şeyden öte ahbabız. Berberlik, müşterilik sonraki safhalarda.

Genelde ilçenin ileri gelen esnafları tıraş olur onda. On­larla konuştuğu gibi konuşmaz benimle. Görür görmez, yıllar önce ayrıldığı köyündeki o küçük çocuk olur. “Ooo kızan, nabı­yon beaa?” der. “Ne yapmaa kırladın köyünden gene, Maşatlık mı sandın bırasını?” der, takılır durur. Çay söyler. Sonra genelde kahve tercih ettiğimi hatırlayıp bağırır çırağa: “Oolum, çay iç­mez bu kopil, kaveye alışmış kövünde.” deyip takındığı “Trak­yalı” rolünü devam ettirir. Beni yolcu edene kadar da sürer bu hâli. Sanatına âşık bir adam. Eli hünerli olduğu kadar çabuk da üstelik. Pek sıra bekletmez gelen müşterisine. Hem muhabbeti­ni eder, hem tıraşını yapar. Her gittiğimde söyler: “Yirmi sekiz sene oldu be abi meslekte, neler gördü bu gözler, ne tıraşlar yaptı bu eller.” Tıraşla ilgili çok garip ve eğlenceli hikâyeler anlatır. En çok da benim sevdiklerimi…

Daha Malkara’dayken olmuş bir hadise. Bir adam gelmiş bir gün. Ensesinde kocaman bir şişlik. Boynunu çeviremiyor il­tihaptan. “Çabuk tıraş yap beni, gidip eve yatayım.” demiş adam. Kıl dönmesi olduğunu anlamış tabi bizimki. Kökünü bulmuş kı­lın, başlamış çekmeye. “Tam otuz iki santim çıktı.” diye anlatır her seferinde eli ile göstererek. Pansuman yapıp iyi etmiş adamı. “Hanımı da bir tepsi baklava yolladıydı.” diye anar o güzel gün­leri sonunda. “Berberliim kadar, ekimliim de var benim annay­caan.” diye de latife eder ardından.

Onun mesleki hikâyelerinin biri de, benim yanımda cere­yan etti bir gün. Tıraşımı olmuş, bizim ustanın ikram ettiği kah­veyi içiyordum. Hafif kambur, kısa boylu, yapılı bir amca girdi kapıdan. Sıra falan görmüyor gözü. Kimselere aldırış etmeden geçti oturdu koltuğa. Gerçi sıra da yoktu ya… “Baadır çocuum, yap beni bi saç sakal, yarın büük çocuk doktora götürcek beni zere!” Anlamıştım konuşmasından, amca da bizim insan. Ba­hadır Usta demek ki tanıyordu onu eskiden: “Geçmiş olsun be Bilal dayı, neren raatsız?” dedi. “Sorma kuzum!” dedi kederlene­rek “Gözleeme bi dert geldi, kırçıl kırçıl görmee başladım iisan­narı.” Onun kadar kederlenmişti bizim Bahadır Usta da. “Geç­miş olsun bakalım dayı, seni bekletmeylim o zaman. Bir an önce bitirelim işini de, git eve dinlenmene bak.” Yaşı en az bir yetmiş vardı amcanın. “Kocalmışlıktandır.” dedim kendimce. Katarakt geldi ilk aklıma.

Berber çoktan başlamıştı işine. Güzelce bir üç numaraya vuruldu önce amcanın kafası. Önlerden perçem kaldı. Benim dedemin de her zaman olduğu “Alabros”du tıraşın adı. Sonra sı­cak suyla bir güzel yumuşatıldı yanaklar. Bolca köpükle sıvandı. Usturaya yeni takılan keskin jiletle bir “sinekkaydı” tıraş yapıldı. Ense tıraşı düzlendi. Kulaklar yakıldı. Sonlara doğru dikkat ke­sildi Bahadır Usta “ Be Dayı!” dedi. “Senin kaşlar da çok uzamış, dur şunları da alayım makasla.” Gözlerini örten uzun kaşları da kesilerek düzlendi amcanın. Önündeki lavaboda başının her yeri bir güzel yıkandı, sonra makine ile kurulandı. Sanki birden yüzü açılmıştı adamın. Gözlerinin rengi daha bir belirgin, yü­zündeki ton tonluk daha bir sevecendi artık.Koltuktan kalktı. Çırak üstünü silkelerken ayakta hareket­siz bekledi bir vakit. Çırak yanından ayrıldıktan sonra da ha­reket etmedi. Yüzüne şaşkın bir ifade yerleşmişti. Neden sonra birden heyecanla atıldı berbere doğru: “Ba çocuk, naaptın bana sen?” Şaşkınlıkla bakakaldık hepimiz. Sıradan bir tıraştı. Bir fenalığı olmamıştı berberin zannımca. Tedirginlikle usulca ko­nuştu berber: “Bi yanlışımız mı oldu bey baba?” Hâlâ yüzünde­ki şaşkınlığı silemeyen adam tekrar başladı telaşla konuşmaya: “Gözlerim düzeldi be kızanım, kırçıllık kalktı önümden, ayan beyan er bi yan!” İşte o zaman çaktı vaziyeti bizim usta. “Be koca dayı, kaşların örtmüştü gözleeni, ben kestim sen oldun tedavi.” Amcanın kendisi, ben, içerdeki tüm ahali koy vermiştik kahka­hayı. Ortalık durulunca da ustayı alnından öpüp sordu amca: “Ne kadaan bizim tıraşın günahı?” Bahadır Usta makaraya baş­lamıştı bir kere, bırakır mı?

“Seksen lira Bilal Dayı, on tıraş, yirmi teşhis, elli tedavi.”

Haluk Ecevit

rrb

Reklamlar