IMG-20160503-WA0000

 

Geçen hafta köyümüzde  Ural Yavuz kardeşimizin oğlu için tertiplediği sünnet cemiyetinde   bende unutulmaz anıları olan iki arkadaşımla yıllar sonra tekrar  karşılaştık.

İlk önce Levent’le yaşadığımı anlatayım. Tahminen 5-6 yaşlarındayım. Baharın tüm güzellikleri köyümü donatmış; ağaçlar rengârenk çiçek açmış, her taraf yemyeşil.  O bahar köyümüzü Hayrabolu’ya bağlayan yolları düzenlemek ve yollara çakıl atmak üzere gelen iş makineleri ve kamyonların   homurtuları güzelim kuş seslerini bastırmaya yetiyordu.

greyder-2

O günlerde yaşlı, genç ,çocuk demeden herkes  makinelerin çalışmalarını izlemeye giderdi . Levent’in annesi Subaşılı, babası ise Hasköylüydü.Leventlerin köyü ile bizim köyün arası yakın olduğundan  Leventler sık sık  anneannesine misafirliğe  gelirlerdi köyümüze.Leventle ben  iyi arkadaştık .  Levent’in dayısı Zeki bizden biraz büyüktü ama Zeki’nin kardeşi Lütfü bizimle akrandı   .   Levent köyümüze geldiği zaman çoğunlukla Lütfülerin bahçede  beraber oynardık. O gün de öyle bir gündü. Annemin   elime tutuşturduğu yağlı ekmeğimi ısırarak  arkadaşım Levent’in yanına gittim. Bir ara greyderin sesi beni o kadar   çekti ki  aniden bahçeden ayrılıp  Yeldeğirmeni adını verdiğimiz bölgede çalışan makinelere doğru yöneldim, Levent de arkamdan geliyordu.

Ailelerimiz makinelerin yanına yaklaşmamamız için bizi sık sık uyarırdı  ancak  o gün iş makineleri bizim eve çok yaklaşmıştı.Greyderi   ve  karıncalar gibi bir o tarafa, bir bu tarafa giden sarı sarı  kamyonları izlemek çok keyifliydi. Köyümde o zamanlar sadece Nebi Salih’in Fordson marka traktörü vardı. Onun da sesini duyduğumuz zaman yola koşar, traktörün geçişini hayranlıkla izlerdik.O bahar köyümüze gelen birden çok kamyon ve greyderin motorlarından çıkan sesleri dinlemek  ve egzozlarından çıkan dumanları   seyretmek beni ziyadesiyle mutlu ediyordu. Fırsat verseler makineleri ve kamyonları sürenlerin yanında koltuğa kurulup muavin olur iş bitene kadar da kamyonlardan inmezdim. Bu benim için  hayaldi tabii ki.

kamyon

Yolları düzleyen greyderin ve   çakıllı toprak taşıyan Mafa kamyonlarının sesi beni kendine çekiyordu. Sarı renkli ve damperli olan kamyonların üzerine Mafa yazısı olduğu için köyde herkes bu kamyonlara Mafa diyordu. Hiç zaman kaybetmeden Levent’le koşarak Yeldeğirmeni adını verdiğimiz bölgeye yöneldik.Greyderin daha yeni oyduğu   toprağın mis gibi kokusu geliyordu burnuma.Köyümüzün yolları dardı ve her evin yola bakan tarafında çalılardan yapılmış çitler vardı.O yıllarda ağaçlara pek önem verilmezdi. Yol genişletmek uğruna makinelerin önlerine çıkan ağaçlar kökünden sökülürdü.

Leventle birlikte greyderin çalıştığı alana koşarak ilerledik.Komşumuz Turanların evlerini az geçmiştik.Greyder ise bizim evlerden biraz daha ilerideki  diğer komşumuz Aytaçların yol kenarındaki ağaca  bir darbe vurdu ancak ağaç yıkılmadı. Greyder manevra yapmak ve ağacı daha rahat yıkmak için geri geri gitmeye başlayınca Leventle fırsat bu fırsat deyip ağacın yanından geçip insanların daha yoğun olduğu yöne koşmaya başladık. Ne olduysa o anda oldu ve biz koşarak geçmeye çalışırken greyderden darbe almış olan ağaç üstümüze doğru devrildi. Ağacın bir dalı bana vurdu ; yağlı ekmeğim elimden fırladı ben toprağa yüzüstü kapaklandım. Bir ara bayılacak gibi hissettim kendimi. Nefesim daralır gibi oldu. İçime bir kor düştü sanki. Herkesin bana doğru koştuğunu, “Vah vah gitti çocuk!” dediklerini duyuyordum acılar içinde kıvranırken. Ancak üzerimde çok ağırlık hissetmiyordum.Yüzüm gözüm toprak içinde olmasına rağmen yavaşça doğruldum.    Elimi başıma götürdüm ve ılık bir ıslaklık hissetim avuçlarımda. Avucuma  çekinerek bakarken bir de ne göreyim,  avucumun içi kıpkırmızı kan.Levent  daha geriden geldiği için   düşen ağaç ona vurmamıştı.Levent  yol kenarında donup kalmış , sessizce bana bakarken göz göze geldik. Ben bir çığlık atarak evimize doğru koşmaya başladım. Ağacın darbesinden dolayı başımda bir ağrı  hissediyordum ancak eve kadar gidecek gücüm vardı . Avazım çıktığı kadar yüksek sesle ağlayarak evimize doğru koşmaya başladım. Çığlığımın diğer bir  sebebi de evde babamdan işiteceğim azarın korkusuydu. Evdekilerden habersiz gitmiştim makineleri seyretmeye ve  orada yaralanmıştım.   Beni ilk önce Turan’ın babası Hüseyin amca gördü eve doğru koşarken  “İyi olmuş,  ne  b..  arıyorsunuz makinelerin dibinde?” dediğini hatırlıyorum.Ağlayarak eve geldiğimde babam elinde dirgen  ile ev önünde bir şeyler yapıyordu. Beni öyle kanlar içinde görünce nevri döndü. Bir hamlede  beni kucakladı, başıma, yarama baktı. Bir offf çekti. Evladı, kuzucuğu kanlar içinde kalmıştı.

Daha sonra babamın bağırarak olay mahalline giderek, neden böyle tedbirsiz iş yapıldığını sorgularken muhtarına da azasına düz gittiğini hatırlıyorum. Evin önünde toplanan konu komşu “Böyle feveran edip durma, sen şimdi oğlanı düşün. Allah korudu, yavrunu sana bağışladı. Hadi geçmiş olsun.” dediler ..  Annem içeriden çıkıp yanıma gelmiş “Ne oldu yavrum sana, nasıl oldu?” diye soruyor, vah vahlarla başından sıyırdığı başörtüsü ile yüzümden akan kanı temizlemeye çalışıyordu.  Benim yaram soğudukça canımın acısı artmıştı. Saçımın avuç içi kadar bir bölümü deriyle birlikte başımdan sıyırılmıştı.  Annem  hem için için hıçkırıyor hem  de yüzümü siliyordu. Babam beni elimden tutuğu gibi Çolak Salih’e götürdü. Çolak Salih  köyün sağlıkçısıydı. Askerde sıhhiye  bölüğünde aldığı eğitimle  kendini yetiştirmişti. Salih amca köyümüzün doktoru gibiydi.Hastalara iğne vurmak ,ufak tefek yaralanmalarda ilk tedaviyi yapmak, kanamayı durdurmak vs onun işiydi. Salih amca sıcak suda yıkadığı bezle başımdan aşağı süzülen kanlarımı  itinayla sildi,  başıma tentürdiyot sürüp başımı sargı beziyle bağladığını hatırlıyorum. Sanıyorum bir hafta süresince pansuman için Salih amcanın evine gittik . Ben  kısa sürede iyileştim ama kafamda haritadaki yolları gösteren çizgiler  gibi bir iz bir ömür boyu bende yadigâr kaldı.


Gelelim Yakup Ağan’a.

İlkokul üçten dörde geçtiğimiz sene sınıf öğretmenimiz Ali Remzi Budak’ın tayini çıktığı için köyümüzden ayrılmıştı. Biz dördüncü sınıfa giderken öğretmen eksikliğinden olsa gerek o yıl dördüncü ve beşinci sınıfları birleştirmişlerdi. Yeni öğretmenimiz Rızvan Bey’di. Dersler başlayınca biz dörtler karma eğitimde biraz bocaladık. Özellikle beşinci sınıf konularına çok yabancıydık.İşte bu günlerde öğretmenin sorduğu sorulara   parmak kaldırarak cevap veren  ve matematik sorularının genelde çoğunu yapan biri dikkatimi çekmişti. O öğrenci Yakup Ağan’dı. Ben kendi sınıfımda geneldi iyi konumdaydım ve sınıfın gözdesiydim. Sınıflar birleşince ve öğretmenimin tayini çıkınca durumlar değişmişti. O zaman anladım ki sınıf seviyesi değiştikçe önüme her zaman daha iyiler çıkacaktı.. Bildiğim kadarıyla Yakup Ağan’ın babası rahmetli olduğu için  Hasköy’de ayrılıp annesiyle birlikte bizim köye gelmişlerdi.Yakup’un annesi bizim köylüydü.

Babam, aynı yılın ekim ayında ağabeyime odun götürürken Tekirdağ yakınlarında kaza yapmıştı. Ben annemle babamı ziyarete gidince bir daha  köye dönmedim ağabeyim yanında kalarak yeni bir hayata yelken açmıştım.Köydeki öğrencilik hayatım sone ermişti. Tekirdağ’da İnönü İlkokulunda eğitimime devam etmeye başladım.Yazımıza konu olan  Yakup Ağan ile yıllar sonra Üniversitede karşılaştık ve  İstanbul Göztepe’de aynı evde kalarak arkadaşlığımızı pekiştirdik.  Ben Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden Yakup Ağan da aynı Fakültenin Matematik Bölümünden mezun olduk. Her ikimiz de  uzun yıllar ülkemizin çeşit yerlerinde elimizden geldiğince eğitime katkı sağlamaya , ülkemiz için iyi öğrenciler yetiştirmeye gayret ettik.Kısacası herkes kendi hayat mücadelesinin peşinde koştu ve yıllar sonra Yakup arkadaşım ile köyümde yine karşılaştım. Geçmişi özlemle  andık.Bu fotoğrafı bu yazıyı  o gün anısına paylaştım.İyi varsınız dostlar. Her şey gönlünüzce olsun..