KEŞKE

cicek2

KEŞKE

Giriş bölümleri çok farklı iki hikâye gibiydik biz. Birimiz kuzeyin orman gülü, diğerimiz batının ayçiçeğiydi sanki. Farklı ağızlarda  ve  farklı makamlarla söylenen bir ezgi gibiydik yani.  . Bende hâlâ silinmez izleri olan güzel günler paylaştık… O güzel günler ne kadar da çabuk yaşandı ve bitti. O güzelim günlerde ulu orta muhabbetler edeceğimize ıslak ıslak bakışarak nemli kirpiklerimize söyletebilseydik şarkımızı keşke…

Sen bana sadece yüklemlerden oluşan cümleler fısıldasaydın.  Tek kelimelik emir cümleleri gibi… Gel, al, ver, bak, sev gibi… Bazen de eksiltili cümleler fısıldasaydın kulağıma  “Ah bir deniz kıyısında, buralardan uzak…” gibi.  Sonra da  eksiltili cümlelerinin beni nasıl yarım bıraktığını gözleyebilseydin. En sonunda  öğrenebilseydin yaz  güneşinin nasıl yakıp kavurduğunu, kış gecelerininse nasıl ayaza kestiğini. Nihayetinde birlikte yükselip yıldızlara oradan bakabilseydik dünyadaki resmimize keşke…

Suyun ateşi söndürdüğünü, ayrı ayrı yerlerde mütemadiyen akan nehirlerin aslında denizlerde ya da  okyanuslarda  buluştuğunu birlikte idrak edebilseydik. Islak topraklardan elimize bulaşan çamurları aynı derede yıkasaydık.  En güzel tohumların çatlak topraklarda çiçeklendiğine birlikte şahit olsaydık keşke…

Nedense iki ayrı kavganın, iki ayrı dünyanın tarafı olmak düşmüştü kaderimize. Neyi değiştirebildik ki? Bir yudum kahveyi zehretmeseydik  birbirimize. Aynı fincana dokunsaydı mahzun dudaklarımız.  Diyeceğim o ki umutlarımız bir bir zehrolmasaydı içimizde   keşke…

Sen  suda yüzen nilüfer tazeliğinde yaşarken hayatı, ben kurak toprağın yağmura kavuşma anı gibi  ıslak tuttum kirpiklerimi bir ömür. Yıllar sonra orman güllerinin sarısıyla  ayçiçeğin sarısını kıyaslamaya kalkışmasaydık keşke…

Oysa ben geniş zamanlar ummuştum kulağına şiirler fısıldamak için… Olmadı… Uçurtmam tellere takıldı… İpi kopan uçurtmanın çaresizliğini yaşamasaydım   keşke…

Sen de  bu kadar korkmasaydın mutlu olmaktan ve bilseydin gamzeli gülüşünün  sana ne dayanılmaz bir güzellik kattığını. İdeolojik bir anafora kurban etmeseydik hikâyemizi keşke…

Sonunda  kahve değil, öfke döküldü o tertemiz sayfalarımıza. Mutluluk şarkıları  söylemeyi  umarken, vehmin kıvılcımları tutuşturdu kitabımızın sayfalarını… Olmasaydı sonumuz böyle keşke…

Ben Musa cesaretiyle  koşarken suya, sen  İbrahim teslimiyetiyle yürürken  ateşe  gördüğümüz bir serapmış aslında… Bu seraba aldanmasaydık keşke…

Sabahattin Ali   ” Çakıcı´nın İlk Kurşunu” kitabında “Birbirlerine bu kadar yakın kimselerin buluşması enderdir. Biz tesadüfün bu lütfunu tekmelemeyecek kadar zeka gösterelim… Ne dersin?” der.   Ne hoş bir tespit… Ne kadar da bizi anlatıyor…  “Başka sevgilerde teselli bulunca işte biz o gün tükeneceğiz.” şarkı sözlerini mırıldanırken  “ Birbirimize gönül koymadan “Bu sonu  hazırlayan ilahi bir yazgıydı; böyle olması gerekiyordu, böyle oldu.” diyerek teselli bulsak keşke…

 

GELİN VE KAYNANA

5d78ab0745d2a023a0d2b6eb

Değerli takipçilerim, emek vererek yazdığım yazıların arasına zaman zaman çok sevdiğim ve belki de   daha önceleri okuduğunuz bazı ibretlik hikâyeleri   düzenleyerek sizlerle paylaşacağım. Aşağıdaki yazı da bunlardan biri. İyi okumalar dilerim.

GELİN VE KAYNANA

Günün birinde güzel bir genç kız çok sevdiği aşığıyla evlenir. Evlendikten sonra kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlarlar. Gelin ilk başlarda bu birliktelikten çok mutludur fakat ilerleyen günlerde kaynanası ile sorunlar yaşamaya başlar. Kuşak farkı ve yaşanmışlıkları nedeniyle kişilikleri tamamen birbirinden farklıdır. Genç gelin bu kuşak farkının da etkisiyle bazı sebeplerden dolayı her gün kaynanasıyla tartışır ve bu tartışmalar zamanla kavga boyutuna ulaşır.  Bu durumu sezen kocası da annesi ve eşi arasında kalır ve o da günden güne mutsuz olur. Çünkü bir yanda eşi bir yanda da annesi vardır.

Genç gelin  “Bu böyle gitmez, bir şeyler yapmak gerek.” diye kara kara düşünmeye başlar.  Her türlü sıkıntıya derman olduğu konuşulan yaşlı baharatçıya gider ve derdini ona anlatır. Yaşlı baharatçı genç gelini can kulağıyla dinler ve yardım ona edeceğini söyler.  Yardım için de bir karışım hazırlar ve bunu genç geline verir ve şöyle der:

– Bu karışımı üç ay boyunca her gün kaynanan için yaptığın yemeklerin içine az bir miktar koyacaksın. Kimsenin senden şüphelenmemesi için de ona çok iyi davranmalı, onun en sevdiği, güzel yemekleri yapmalısın. En kısa zamanda kaynanandan kurtulacaksın.

 

Sevinç içinde eve dönen genç gelin yaşlı baharatçının dediklerini aynen uygular. Her gün kaynanasının sevdiği en güzel yemekleri yapar. Kaynanasının yemeğine az miktarda o karışımdan damlatır.  O günden sonra kimse şüphelenmesin diye kaynanasına çok iyi davranır. Bir süre sonra kaynanası da çok değişir ve ona kendi kızı gibi davranmaya başlar.  Artık herkes mutludur, evde mutluluk rüzgârları esmektedir. Fakat genç gelin gün geçtikçe yaptığının bir hata olduğunu düşünür ve büyük bir pişmanlıkla birlikte suçluluk duymaya başlar. “Kaynanamın sonu ne olacak  acaba, onu öldürecek miyim, ben ne yaptım?” diye kara kara düşünürken sonunda bu duruma dayanamaz; pişman ve suçlu bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tutar. Yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehrin etkisini yok edecek panzehir için yalvarır. Kaynanasının ölmesini istemediğini söyler . Yaşanan gelişmeleri aktarır.  Baharatçı yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran genç kıza bakar, gülmeye başlar ve der ki:

– Merak etme sana verdiğim karışım zehir değildi, hatta çeşitli vitaminler içeriyordu. Bu yüzden kaynananı zehirlemedin; olsa olsa onu daha da güçlendirmişsindir. Gerçek zehir ise senin ile kaynanan arasındaki tartışmada ve kavgadaydı. Öfke baldan tatlıdır derler.  Sen ona iyi davrandıkça o da değişti ve aranızdaki zehir yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gelin kaynana değil, gerçek bir ana kız oldunuz.

Sonuç olarak, hayat akarken, kendi içimizdeki zehirlerin panzehiri birbirimize daha çok sevgiyle ve iyilikle yaklaşmaktır. Sevgi de  iyilik de karşılığını mutlulukla bulacaktır. Yunus’un dediği gibi “Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.

 

 

KIRK YIL ÖNCE KIRK YIL SONRA

91616366_10158028798813260_6704612771335503872_n

KIRK YIL ÖNCE KIRK YIL SONRA

Her insanın unutamadığı anıları vardır. Bu anıların kahramanları da vardır tabii ki. Size bugün üzerimde unutulmaz etkiler bırakan iki öğretmenimden söz etmek istiyorum. Bunlar, liseden fizik öğretmenim Hayrettin Sönmez ile  üniversiteden Yeni Türk Edebiyatı öğretmenim Yusuf Yıldırım.

1 Nisan 2020 tarihinde Korona virüsü nedeniyle “ Evde Kal Türkiye” çağrısına uyarak dükkânımı kapatıp evimde kaldım. Yatağıma uzanmış dinlenirken geçmiş günler bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

Eğitim gördüğüm yıllarda çok farklı öğretmenlerden ders aldım. Bunlardan biri de lisedeki fizik öğretmenim Hayrettin Sönmez . Aradan çok uzun zaman geçmesine rağmen ben bu öğretmenimi hiç unutmadım. Sosyal medya kullanımın yaygınlaşması neticesinde öğretmenimi Facebook’ta buldum. O günden sonra   yazıştık ve paylaşımlar yapmaya başladık. Öğretmenimin beni çok iyi hatırladığını sanmıyorum ama yine de bir iletişim içine girdik. Bu cesaretle bugün Messenger’den önce kendi numaramı yazıp unun da telefon numarasını yazmasını rica ettim. Sağ olsun o benden önce aradı. Uzun soluklu bir konuşma yaptık. Hocam, Tekirdağ’da 1975- 1980 tarihleri arasında görev yaptığını söyledi. Bu tarihler benim lisede eğitim gördüğüm yıllara denk geliyordu. Sohbet anında 12 Eylül’de açığa alındığını söyledi. Bu durumu bilmiyordum ve buna çok üzüldüm. Açığa alındıktan sonra dershanelerde çalışıp, liselere yönelik yardımcı fizik kitapları yayımladığından bahsetti. Bunlar İlköğretim Fen Bilgisi 6-7-8 ve Lise 1 Fenbilimleri 1-2 kitaplarıymış. Bu kitaplar 10 yıl boyunca devlet ders kitabı olarak okutulmuş.Bu değerli kitaplara günümüzde sahip olmak mümkün çünkü hâlâ satıştalar. Öğretmenimiz çok başarılı bir eğitimciydi ve ders kitapları hazırlaması beni hiç şaşırtmadı. Hocamın benim için ezber bozan fikirleri vardı. Bu görüşlerini ders aralarında bizimle paylaşırdı zaman zaman. Düşüncelerime ve dünya görüşüme ters gelse de söylediklerini çok önemser ve bunları sorgulardım. Muhalif olmak nasıl bir şeydi ben onun zirvesini Hayrettin Sönmez öğretmenimde görmüştüm ilk önce…

Aklımda kaldığı kadarıyla bir iki örnek verirsem konu daha iyi anlaşılacak sanırım. “Biz niye hacca o kadar para harcıyoruz?” “Kâbe Türkiye’de olsa bu kadar yoksulluk çeken insanımız rahata kavuşmaz mı?” “ Günün çok uzun olduğu kutuplara yakın yerlerde yaşayan insanlar nasıl oruç tutarlar?”, “ Umreye giden hacı amcaları anlıyorum da aynı kişilerin defalarca umreye gitmelerini anlamıyorum. Bu kadar çok paraları varsa bu paraları Araplara yedireceklerine bir fakir öğrenciyi okutsalar daha sevap olmaz mı, hayırlı bir iş yapmış olmazlar mı?” gibi benim hâlâ unutamadığım görüşleri vardı. Özellikle ezber bozan bu gibi görüşleriyle hep hatırladım kendilerini.

Rivayet odur ki İbn-i Sina çocukken matematiğe önem veren yatılı bir okula yazdırılır. Bu okulda matematiği bir türlü sevemez. Bir gün köylerinin yanından geçeceğini öğrendiği bir kervana katılır ve okulu terk eder. Kervandakiler ilk molada aralarında yaşça en küçük olan İbn-i Sina’yı kuyudan su almaya gönderirler. Kuyudan su çekmeye başlayan İbn-i Sina’nın kuyunun çeperindeki oyuklar dikkatini çeker. İpin zamanla taşı nasıl oyduğunu fark eder. İbn-i Sina çocuk aklıyla buradan bir hayat dersi çıkarır: “ Bir ip taşı keserse benim aklım matematiği niye kesmesin?” diye düşünür ve köyüne gitmekten vazgeçer, okuluna döner. İşte bu İbn-i Sina daha sonraları Tıp ve felsefe alanında birçok kitaplar yazar. Batılılarca Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu, hekimlerin öncüsü olarak kabul edilir. İbn-i Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıp (Tıbbın Kanunu) adlı kitabı tıp alanında yedi asır boyunca temel kaynak olarak kabul edilir. Bu kitap Avrupa üniversitelerinde 17. asrın ortalarına kadar tıp biliminde temel eser olarak okutulmuştur.   Buna benzer bir olay benim de başımdan geçti.

Lise birinci sınıfın ikinci dönemiydi bahar gelmiş havalar iyiden iyiye ısınmış dersler çekilmez bir hâl almıştı. Meslek derslerinde çok zorlanıyordum ve bizim lisemizde eğitim dört yıldı. Bu iş yürümez yol yakınken okulu bırakayım diye düşünürken fizik dersinde aynalar konusunun ağırlıklı bir üniteye sıra gelmişti. Bu konu benim ilgimi çektiği için dersi ilgi ile dinlemiş ve notlar almaya başladım. Bu konunun nihayetinde yazılı olduk. Yazılı sonuçları açıklandı ve sınıfta sadece ben 10 üzerinden 10 aldım. Şöyle bir açıklama yapayım mezuniyet yılında okul birincisi ve okul ikincisi bu sınıftan çıkmıştı. İşte bu arkadaşlar değil de sadece ben 10 almıştım. Bunun nedenini de biliyordum aslında. Onu da anlatayım. İlkokul çağlarında köyümde babam samanlığımıza saman taşıyordu ama çok canı sıkkındı. O zamanlar köyümüzde elektrik yoktu. Babam devrilir ve yangın çıkar korkusuyla samanlığa gaz lambası da koymak istemiyordu. Söylenerek karanlık samanlığa küfeyle saman taşıyordu. Onun bu çaresizliğine yardımcı olmak için içerideki büyük boy aynayı alıp güneş ışığından faydalanarak samanlık içine yansıttım. Babam çok mutlu olmuştu “ Bu ışık benim işimi görür. Nasıl yaptın bunu benim mucit oğlum?” diye bana sarılmıştı. İşte bu olayın etkisiyle yıllar sonra fizik dersinde karşıma çıkan aynalar konusu pek ilgimi çekmişti. Çukur aynalardan tutun da küresel aynalara ve yansıma yasalarına kadar aynalar konusunu yutmuştum. Öğretmenimiz de dersine çok hâkim, bilgili, gencecik bir öğretmen olan Hayrettin Sönmez idi. Fizik dersinden 10 alan tek öğrenci olarak o gün düşüncem değişti. “Ben en zor sayılan fizik dersini başarıyorsam hem de sınıfta en yüksek notu alabiliyorsam diğer derslerde niye başarılı olmayayım? “ diye düşünerek eğitimime devam ettim. Bunun neticesinde liseyle yetinmeyip üniversite eğitim almak da nasip oldu…

Daha sonraları öğrendim ki üniversitede derslerime giren ve gerçek bir eğitim emekçisi olan Yeni Türk Edebiyatı öğretmenim Yusuf Yıldırım ile Hayrettin Sönmez öğretmenim Çapa Yüksek Öğretmen Okulundan arkadaşlarmış. Kader onları bir süre sonra Çorum Sungurlu Lisesinde buluşturmuş, aynı lisede görev yapmaları nasip olmuş. Bunları bana telefonda anlattı Hayrettin Sönmez hocam. Bu sohbetten çok mutlu olmuştum. Şimdi sanal ortamda her iki eğitim emektarı ile görüşüyorum. Hatta geçen yıl Yusuf Yıldırım öğretmenimin bir vesileyle Tekirdağ’a yolu düşmüş. Kendisiyle yüz yüze görüşmek de nasip olmuştu. Yusuf Yıldırım hocam da günümüzde sosyal medyayı çok yoğun kullanıyor. Mezun ettiği birçok öğrencisiyle bağlantısını sürdürüyor. Bu yönüyle bizlere hâlâ ışık olmaya devam ediyor. İşte bu özelliklerinden dolayı bu iki öğretmenimi asla unutmuyorum ve her ikisini de saygıyla selamlıyorum.  Üzerimde emeği olan birçok öğretmenime hiç kuşkusuz  çok şey borçluyum, bunu biliyorum.  Onlara kısmetse başka bir yazımda değinirim. Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum görüşünü benimsemiş biri olarak yazıma konu olan her iki güzide öğretmenime saygı ve sevgilerimi gönderiyorum. Saygılarımla . Elmas Balım

 

DÜŞLER, GERÇEKLER, İSTANBUL

1

DÜŞLER, GERÇEKLER, İSTANBUL

1979 yılının Kasım’ında Yunan  bandıralı yük gemisiyle çarpışıp patlayan ve Haydarpaşa açıklarında batan Romanya bandıralı Independenta tankerinin görüntülerini,   televizyondan günlerce izlemiştim. 1983 yılında üniversitede eğitimi almak için geldiğim İstanbul’da, Boğaz’da ölü bir balina gibi yatan Independenta’nın enkazını yakından görmek nasip olacaktı.

Televizyonda gördüğüm görüntünün gerçeğini İstanbul’da gördüysem, sinemada veya televizyonda izlediğim Yeşilçam artistlerini de burada göreceğimi umuyordum. Bu düşüncelerle İstiklâl Caddesi’nde dolaşırken o yıl dünya genelinde büyük sükse yapan  Sylvester Stallone’nin “İlk Kan” filminin afişini gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam “16. Zafer Haftası” yazılı bir pankart asılıydı sinemanın kapısında. “Vay arkadaş ya film dört aydır kapalı gişe oynuyor, bu film seyredilmez de hangi film seyredilir?” diye mırıldanarak kuyruğa girip biletimi aldım. Film gerçekten çok etkileyiciydi. Sinemadan çıkışta   İstiklal Caddesi’nin o kalabalığı içinde kendimi çok yabancı ve yalnız hissettiğimi hatırlıyorum.  Büyük şehir, insanı gerçekten yutuyordu. Kaldığım ev Kadıköy’de olduğu için geç kalmadan dönmeliydim. Ama yine de Taksim’e gelmişken kitapçı vitrinlerine bakmadan olmazdı. Ne de olsa edebiyat öğrencisiydim.  AŞK-I MEMNU YA DA UZUN BİR KIŞIN SİYAH GÜNLERİ”  kitabı yeni çıkanlar rafında gözüme çarptı… Hem edebi değeri olan hem de bütçeme uygun bir fiyatı olan bu kitabı sevinçle aldım.  Yazarı da o dönemde Yazko dergisinden tanıdığım Selim İleri’ydi.

İşte o kitapta Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdığı satırlar yüreğimi dağladı. Kitabın o bölümü derin tesirler bırakmıştı yüreğimde.  Kitabı okuduğum yıl tahminen Cahide Sonku öleli iki üç yıl kadar olmuştu ama böyle bir sonu yaşayarak öldüğünden haberim yoktu.  Okuduklarım benim ezberimi bozdu. Oysa Beyazperde  benim için ne kadar muhteşemdi, Yeşilçam’ın oyuncuları ne kadar erişilmez insanlardı. İşte İstanbul’a gelmiştim,  Beyazperde’de gördüğüm herhangi bir oyuncuyu İstiklal Caddesi’nde,  Beyoğlu’nda veya  Yeşilçam Sokağı’nda görme derdindeydim. Bu düşleri kurarken  Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdıklarını okuyunca ayaklarım suya erdi, bu yazı sayesinde  hayatın acımasız yüzünü bir kez daha hatırladım. Bastığı  yerlere halılar serilen, ayakkabısından şampanyalar içilen stardan Beyoğlu’nun arka sokaklarında elinde ispirto şişesi, dudağında bekçi düdüğü ile her şeye isyan edercesine sallana sallana gezinen Cahide Sonku’ya.  Türk sinemasının starlığından  Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde zil zurna sarhoş olup  sokaklarda avare avere  dolanan   Cahide Sonku’ya… 1981’in 18 Mart’ında henüz kavrayamadığımız fırtınalı kişiliğiyle  ışıklar, buğular, aylalar içinde, tam da pembe-beyaz baharlar açarken 65 yaşında aramızdan ayrılmıştı ünlü yıldız.  Bu yazıyı okuyunca çok özendiğim, hayranlık duyduğum film sanatçılarının da insan olduğunu, onların da sıkıntıları ve dertleri olabileceği gerçeğini yeni kavramış gibiydim. Daha sonraki zamanlarda sahnelerden ve Beyazperde’den tanıdığım ve erişilmez bulduğum sanatçıların bazılarının sonlarını araştırmak gibi bir merak girdabına düştüm.  Cahide Sonku’dan başka 18 Nisan 1977 yılında sabahın dördünde bir trafik kazasında daha 24 yaşında şöhretin doruklarındayken aramızdan ayrılan ses sanatçısı Esengül’ün hazin ölümü… 2 Eylül 1983’te eski eşi tarafından öldürülen Feri Cansel acıklı sonu…  1992 yılında intihar eden Seher Şeniz…  Sanatının zirvesindeyken 1989 yılında eski eşi tarafından öldürülen “Acıların Kadını” Bergen’in acıklı hayat öyküsü… Bunların yanı sıra Yeşilçam’ın emektar birçok sanatçısının acıklı sonları ile ilgili bilgilere ulaştım. Kendimi üzecek o kadar malzeme buldum ki anlatamam. Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya. “Hey hayat! Hiç göründüğün gibi değilsin.” diyerek sözlerimi sonlandırmak istiyorum.

Saygılarımla Elmas Balım

 

 

 

 

Samsung Galaxy akıllı telefonumdan gönderildi.

 

ÇOK YAZIK TDK

Kesme İşareti ( ’ )

1. Özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme ekleri kesme işaretiyle ayrılır: Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’üm, Türkiye’mizin, Fatih Sultan Mehmet’e, Muhibbi’nin, Gül Baba’ya, Sultan Ana’nın, Mehmet Emin Yurdakul’dan, Kâzım Karabekir’i, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’tan, Refik Halit Karay’mış, Ahmet Cevat Emre’dir, Namık Kemal’se, Şinasi’yle, Alman’sınız, Kırgız’ım, Karakeçili’nin, Osmanlı Devleti’ndeki, Cebrail’den, Çanakkale Boğazı’nın, Samanyolu’nda, Sait Halim Paşa Yalısı’ndan, Resmî Gazete’de, Millî Eğitim Temel Kanunu’na, Telif Hakkı Yayın ve Satış Yönetmeliği’ni, Eski Çağ’ın, Yükselme Dönemi’nin, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’navb.Screenshot_20200301-102411

Güncellenen android  uygulamadaki örnek ile TDK’nin sitesindeki bilgiler neden çelişiyor? Kim güncelledi bu android uygulamayı acaba? Çok yazık.