Balkan Göçmenleri (Muhacirler)


Bizim macırlarda bir kız bir erkekle kaçmışsa, aile meclisi toplanıp ölüm fermanı vermez. Önce “Nabalım beya, sevmiş gızancıklar birbirlerini!” denir, sonra kızın babası “Süüleyin o susaa gelsin öpsün elimi!” der…    Susak da gelir öper zaten, olay kapanır ve tatlıya bağlanır. Macırlar alçak gönüllüdür, insancıldır, kavga sevmez. Sıcakkanlıdır, cana yakındır ve kibar insanlardır… Macırlarda kadın – erkek cinayetleri neredeyse yoktur. Çocuk gelinler yoktur. Yobazlık, muhafazakarlık yoktur. Ser verip, sır vermezler. Eğlenmeye, muhabbete düşkündür. Benim de unutamadığım düğünler bambaşka bir kültürdür, çoluk çombalak, hasta ve yaşlı demeden tüm sülale katılır. Hani; “Gökte düğün var deseler, merdiven dayar çıkarız” sözü sanki macırlar için söylenmiştir. Oynama, iç kıpırtısı ve coşku genlerinde vardır. Romanlarla bin yıldır birlikte yaşarlar, düğünlerde onlar çalar söyler; “Eeep beraber oynarız ba!”… Türkçe’de 29 harf vardır. Macırlar 28’ini kullanır. “H” harfi olmasa da olur. Arkadaşları; Asan’dır, Üseyin’dir.” Kızdıkları; “Ayvan oğlu ayvan”dır. Bazen sıkılıp, konuşup, içerken; “Olmuyo büüle ba!” derler. Hep duyarız; “Astayım ba!” “Eeepten aykırıyız ba!” “Üüledir ba!” “Öttüreyim kulacığına!” “Atasın bi binlik ba!” “Aydarım bubanın şarap çanağına!” “Aydaycam ben bu ayata beya!” Macır aga sorar; “Nabesin ba?” Yanıt ep aynı; “Aynı ba! Sen naben ba?” “Eeep aynı ba!” Kısacası, bir ayrıcalıktır macır olmak… Ahmet BALKAN

Reklamlar

Aşk ve Özlem

 

AŞK VE ÖZLEM

            Yılların yorgunluğu sebebiyle yalnızlığın kuytu bir köşesine çekilsen de bir süre sonra “İyilere yalnızlık yakışmaz.” deyip oradan çıkmanın, iyileşmenin  yollarını aramalısın.  O zaman gelin,  birlikte iyileşelim dostlar. Uzatın ellerinizi cümlelerime. Satırlarıma tebessümle göz atın. “İyiler kaybetmez, kaybedilir.” derler. Güzel söz aslında. Herkese uyar mı bilmiyorum ama ben bu sözü çok seviyorum. Gönül oyununa kurban gidenler  “Aşk, iki kişilik bir oyundur, iyi olan kaybeder.” derler.  Sen  de bu özlü sözlerden birini yakıştır kendine.

Kendi kabuğuna çekilip yaşayıp giderken   “Yalnızlık, Allah’a mahsustur.”  der ve yalnızlığını sonlandıracak bir şeyler ararsın. Yalnızlığını paylaşacak ruhların peşine düşersin. Bu ruhlara bir köprüyle erişmek istersin. Bu köprü bazen okuduğun bir kitap, bazen dinlediğin bir müzik, bazen de izlediğin bir film olabilir. Bazen de bir şiirin tılsımlı dizesi dokunur ruhuna Simurg kuşunun kanadı gibi. Bazen bir şarkının sihirli ezgisi kanatlarına alıp ulaştırır seni mutluluk limanlarına. Dinledikçe  “İşte bu tam da benim yaşadığım ama adını koyamadığım o duyguyu anlatıyor.” dersin. Dersin çünkü yaşadıklarından bir şeyler bulur, duygulanırsın.  İçinde hüzün, sevinç, mutluluk, kuşku, umut, hasret, vuslat, sıla, gurbet, düş, barındıran bir anaforun içinde yuvarlanır gidersin. Bazen de yaşadığını sanarken  bir şarkı çalmaya başlar  yaşayamadıkların gelir aklına işte o anda  hüzün denizinde boğulursun. ..

Her gece düşler kurarsın. Her güne yeni umutlarla uyanırsın. Bu hayatta daha güzel bir dünya için kurduğun düşler her zaman gerçekleşmez. “En güzel aşklar ve en güzel şarkılar bazen yarım kalır;   gün olur buruk bir tebessümle mazi hatırlanır.” şarkı sözlerinin ardından  “Hava ayaz mı ayaz ellerim ceplerimde bir türkü tutturmuşum anlıyorsun, değil mi?” şarkısını mırıldanırken Halil Cibran’ın “Ermiş” kitabındaki:  “Neşeniz, maskesini çıkarmış kederlerinizdir.” Aforizmasını sayıklayarak  ikileme düşer susarsın.

Aşk için halk ozanımız Aşık Veysel şöyle der: “ Seversin, kavuşamazsın aşk olur… Ahmet Ümit de “Aşk, imkansızı ümit etmektir.” der.  Oysa aşk öncesi her şey ne kadar da güzel başlar. O kadar mutlu anlar yaşarsın ki an gelir ayakların yerden kesilir. Mutluluğunu tarif etmeye kelimeler yetersiz kalır. Gün gelir de güzel günler biter ve ayrılık kapını çalınca  üzülürsün, suskunlaşırsın.  “Her insanın – içinden uğurlayamadığı- bir gideni vardır.” der kendi kabuğuna çekilirsin.

Sevdiysen incinirsin. Her olumsuzluktan etkilenirsin. Ayrılık kapını çaldıysa yandığın gündür dostum. Ayrılık  öyle dipsiz bir kuyudur ki o kuyuya düşmeye göresin… Giden sevgilinin gelmeyeceğini bilirsin ama külle örtülmüş bir köz gibi hep bir umut vardır kalbinin bir köşesinde… İnsanoğlu, gerçeklerin farkında olsa da kendini kandırabilme gücünü asla yitirmiyor. Issız bir köprüye bakarak: “Orada bekle köprü.Gelip geçmese de yar, umudum var.” diye mırıldanır durursun.  “Ahlat Ağacı ” filmini defalarca izledim.  Filmde geçen şu replik beni çok etkilemişti. Sizlerle de paylaşmak isterim: “Yaşadığımız ayrılık sayesinde aslında o kadar da önemli olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki hemen? Onu temel bir aydınlanma alanı olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı? İnanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir ve güzelliğe ve aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak, hazır olmak gerekmez mi? Genellikle her güzelliğin sonunda bir kopuş, bir ayrılık pusuda bekler. O yüzden başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler olarak bakmak gerekmez mi?”

Mevlana gibi “Hamdım, piştim, yandım.” diyebilmek için yaşadığımız acıları hayırlı felaketler olarak adlandırmalıyız diye düşünüyorum.   “Büyük acılar kadar bizi olgunlaştıran bir şey yoktur.” der Musset… Seneca ne güzel demiş: “Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir.” diye… Bence ayrılıklar da aşka dahildir ve ayrılanlar hâlâ sevgilidir çünkü ayrılıklar küçük aşkları bitirir fakat büyük aşkları  güçlendirir; tıpkı rüzgârın mumu söndürüp yangını güçlendirdiği gibi… O yüzden sevgili aklıma gelince Cemal Süreya’nın şu güzel mottosunu mırıldanırım:  “Özledim, söyleyeceklerin bu kadar kısa ve derin…”

Güler misin Ağlar mısın?

depositphotos_106437144-stock-illustration-pop-art-retro-comic-vector

Bir ilköğretim okulunda müdürlük yaptığım yıllardı. Okulumuz iki binadan oluşuyordu. Diğer binada müdür yardımcım duruyordu. Bir öğretmen arkadaşım odama geldi. Sohbet ediyoruz. Konu neydi hatırlamıyorum ama yardımcıma telefon etmem gerekti. Telefonu dersi boş olan bir bayan arkadaş açtı. Yardımcımı aradığımı söyledim. O da “ Az önce buralardaydı müdürüm, telefonu kapatmayın bir bakınayım.” dedi. O zamanlar odamızda sigara içmek yasak değildi. Telefonun ahizesi kulağımda karşıdan gelecek sesi beklerken cebimden sigaramı çıkardım. Masamda çakmağımı göremeyince karşımda oturan öğretmen arkadaşa “ Ateşin var mı?” der demez telefondaki bayan arkadaş “ Bana mı diyorsunuz müdür bey?” demesin mi? Durumu izah edene kadar ak ile karayı seçmiştim.

ÖLÜM VE ELMAS

zeki

Cahide Sonku Zeki Müren ile birlikte.

” AŞK-I MEMNU YA DA UZUN BİR KIŞIN SİYAH GÜNLERİ”   Üniversitede öğrenciyken 1984 yılının soğuk bir kışında alıp okuduğum  ilk Selim İleri kitabıydı. O kitapta Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdığı satırlar yüreğimi dağlamıştı. Kitabın o bölümü bende derin tesirler uyandırmıştı.  Bildiğim kadarıyla Cahide Sonku öleli iki üç yıl kadar olmuştu ama böyle bir sonu yaşayarak öldüğünden haberim yoktu.  Oysa benim için beyazperde ne kadar muhteşemdi ve orada rol alan oyuncular ne kadar erişilmezdi . İşte İstanbul’a gelmiştim her an beyazperdede gördüğüm herhangi bir oyuncuyu çok sık gezindiğim İstiklal Caddesinde veya Beyoğlu’nun herhangi bir sokağında görecektim artık.  Ben yeni geldiğim İstanbul’da bu düşleri kurarken  Selim İleri’nin Cahide Sonku için yazdıklarını okuyunca hayatın acımasız yüzünü de  öğrenmiş oldum.  Aşağıdaki yazı beni öylesine etkilemişti ki …

Çok etkilendiğim bu yazıyı yıllar sonra da olsa sizlerle paylaşmak istedim…

 

ÖLÜM VE ELMAS

Adı bütün çocukluğum boyunca, benim için bir efsane olan Cahide Sonku’yu ilk kez, Küçük Sahne’de, Haldun Dormen yönetimindeki bir oyunda görecektim. Soğuk bir kış günüydü. Küçük Sahne’ye gittik. Fakat Cahide Sonku oynamadı ve sanırım, Küçük Sahne’yle ilişkisi başlamadan sona ermişti. Ya da bu ilişki bölük pörçük, biraz daha sürüklenecekti. Haldun Dormen, yıllar sonra yayımladığı anılarında bu, Cahide Sonku’nun tiyatroya dönüş öyküsüne biraz da acımasız sayılabilecek bir yorumla eğildi: Arkadaşları yardım etmişlerdi; gel­geldim bir dönemin ünlü oyuncusu Cahide Sonku, artık iyiliği, yardım­severliği anlamayacak kadar çökü­şün tutsağıydı…

Cahide Sonku’nun kişisel çöküş serüveni üzerine bugüne dek çok yazı yayımlandı Türk basınında. Kimisinde sinema yazarlarının onur plaketini almaya gelmediğini okuduk, kimindeyse bu plaketi Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhane­lerinde zilzurma sarhoş aldığını. Ağlayan, esrik, kendini bilmeyecek kadar dalıp gitmiş fotoğrafları basıldı. Herhangi bir ‘yalıngöz’ için Cahide Sonku düşmüş, mahvol­muş, toplumdışına kaymış eski bir oyuncuydu. Güzelliği yüzünden sınavsız ünlenmiş  ama yerini de bir türlü sindiremediğinden yitip git­mişti.

Cahide Sonku: Oysa o bir efsane benim için. Son elli yılın en büyük ve en soylu çöküş efsanelerinden biri. Onun çöküşündeki karşıtlıkla­ra dayalı ahlâk, elbette, ‘sinema yazarları derneklerinin onur plaketlerine de, tiyatroların şaşmaz oyun saatlerine de, provalara, ezberlere, alkışlara da dudak bükmeliydi. Ve buğulu bir güzellik, ancak Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde kendine yepyeni bir ahlâk yarata­bilirdi. Sanırım, öyle de oldu.

1969 ilkyazında, Naci Çelik’in babası Ebazer Berksoy’un Balo Sokağı’ndaki Yeşilçam Eczanesin­de oturuyordum. İçeriye uzunca boylu, dolgun vücutlu ama yüzü­nün, hem de makyajsız yüzünün çizgileri hâlâ incecik bir kadın girdi. Lâcivert giysili, orta yaşı aşkın bu kadın telefon edecekti. Onu nereden tanıdığımı ise, telefondaki konuş­madan öğrenecektim:

— Yeni Komedi Tiyatrosu mu? (…) beyle görüşmek istiyorum. Ben Cahide Sonku; beyefendi. Size yedi yüz lira borcum vardı. Demin denkleştirdim. Birini gönderirseniz.

Küçük Sahne’deki oyuna kimbilir hangi kural dışı nedenlerle çık­mayan Cahide Sonku’yu ilk böyle gördüm. Sonra bir kez daha. Fotoğrafları. “Beklenen Şarkı’’ fil­mi belleğimdeydi. Ama onu ilk böyle gördüm. Omuzlarını vizon bir etol örtmüyordu.

Üç dört yıl önce, yine Beyoğlu’nun arka sokaklarında, hayli geç saat ve bir eğlenti gecesinden dönerken:

Oradaydı Cahide Sonku. Yüzü­nün çizgileri hâlâ incecik ama teni paralanmışçasına.  Sağ elinde mavi ispirto şişesi vardı; sol eliyle de dudakları arasındaki bekçi düdüğü­nü tutuyordu. Birkaç kez uzun uzadıya çaldı o bekçi düdüğünü.

 

Sabaha karşı kime sesleniyordu, neye isyan ediyordu, onu, ne ya da neler toplum yaşamından bunca uzaklaştırmış, iğrendirmişti! Bir daha da görmedim zaten. Hem, saklamaya ne gerek var: Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde rastlasaydım Cahide Sonku’ya, ve­badan kaçar gibi…  Kendimin nemene bir sıçan olduğunu unutup üstelik.

Doruktan düşüşe geçiş miydi bütün bunlar? Sıradan bir alkolizm olayı? Galiba işin içine uyuşturucu madde alışkanlığı da karışıyor. Bir de böylesine karmaşık yazılmış sayfası var Cahide Sonku’nun. Bir dış görünüm, iyice, yanılsatıcı.

Çünkü onun bize ölümsüz güzel­liği simgeleyen fotoğrafları, bu düşüş olayının ardında, toplumumuzun yerleşik değer yargılarına karşı çıkan bir tavrı da barındırı­yor. O kadar güzel, o kadar anlamlı bir kadının yaşamında çöküşün, mavi ispirto şişelerinin ve bekçi düdüğünün yeri olabilir miydi hiç; söz konusu kadın, güzelliğin ve fizik anlamın bu toplumda ne yüksek bir ücretle satın alındığın­dan iğrenmeseydi.

Dahası, koşullar, Cahide Sonku’­nun güzelliğine de ölümle elması aynı anda sunmuşlardı. Yine ço­cukluğumun olağanüstü yaşantı masallarından biri, bu görkemli kadının, ününün doruğundayken Kervansaray’a nasıll geldiğine dair. Kervansaray’ın da herhalde en parlak günleri. Cahide Sonku, Demokrat Parti’nin kolladığı işadamlarından İhsan Doruk’la ev­lidir o sıralar. Kervansaray’ın ka­pısında duran lüks, kuyruklu Amerikan yapımı arabadan; saçın­daki toka da sırtındaki tuvalet de ayakkabısındaki işlemeler de hep elmas ışıltılı bir kadın iner: Cahide Sonku. İstanbul ‘sosyetesi’, o el­mas ışıltıların sahici taşlardan fışkırdığını konuşacaktır günlerce. Boğaz’da zevksiz heykellerle bezeli bir ev, yine yıllar sonra gösteri­lecek, oranın Cahide Sonku’nun ‘malı’ olduğu belirtilecektir.

Ama elmas tuvaletli kadın, bü­tün bunları har vurup harman savurmuş, peri masalını tersyüz etmiştir. Herhalde ölümle elması yan yana gördükten sonra, İkincisi­ni harcayıp, tüketip, ilkinde ara­mıştı başka bir güzelliği. Ve bunun gizli bilinci, bizim için hâlâ bir bilmece niteliğinde: Sadece 65 yaşında toprağa karışan buğulu güzellik, son fotoğraflarında taşıdı­ğı isyankâr ahlâkın bütün pahasını da çoktan ödemişti. Oysa Cahide Sonku parasıyla puluyla, alko­lizmiyle, kim bilir daha nice gizli zaafıyla, güzelliğinin yarattığı son­suz boşluk duygusuyla ayakta kalabilir, çeşitli dönemlerde ödüller kazanır, o ödülleri de sivri topuklu ayakkabıları üstünde dimdik dura­rak almaya gidebilirdi… İsteseydi. Ama Cahide Sonku, bir kez iste­memişti.

Bile bile çökmek gibisinden bir ahlâkı; koşullar ne olursa olsun, her­kesin yükselmek, daha da yüksel­mek, büsbütün yükselmek, ihanet niteliğinde de olsa yükselmek, ölüm döşeğindeyken de yükselmek iste­diği bir toplumda ancak çağdaş mhyte’ler taşıyabilir ve Yeşilçam Eczanesi’nden yedi yüz lira borcu için telefon eden, bir zamanlar tepeden tırnağa elmaslar içinde Keransaray’a gelmiş olan ünlü oyuncu, ancak güzelliğinin içerdiği bir görkemle, yaşadığı dünyanın yükseliş ihtirasına isyan ediyordu.

Brecht, Rimbaud’un “Sarhoş Gemi”sini okuduğunda, şiiri yetkin bir bilincin nasıl değerlendireceğini düşünmüş, anılarda böyle yazıyor. Ve deniyor ki, Brecht, o şiirde kapitalizme isyan eden serseri bir ruhun sancılarını duyumsamış. Ca­hide Sonku’nun kendisi, kişisel yaşamı adına umutsuz, umarsız görünen serüvenine bir kez daha dönüp baktığımızda, elde ettiği bütün maddî olanakları bozuk para yerine koyan bu insanın, kim bilir ne çok şeye başkaldırdığını şiddetle duyumsuyoruz. Batı’da yaşasaydı, herhalde Greta Garbo’dan da güzel ve yetenekli olduğunu sinema tarih­leri yazacaktı. Ama şimdi benim ak­lıma, Cahide Sonku için, Yakup Kadri’nin “Kiralık Konak”ta Seni­ha’ya söylettiği şu unutulmaz söz­ler geliyor yalnızca: “Nafile, başını sallama! Benden belki nefret bile ediyorsun! Sana demin vücudumun güzel taraflarını gösterirken beni seviyordun. Fakat, ne vakit ki, hayatımın çirkin taraflarını göster­meye başladım, benden tiksindin. Genç iken ve güzelken vücudu soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez, ve herkes önünde, hattâ kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır.” Cahide Sonku burada, acılar ve kaprisler ortasında, bin ayrı çeşit ruh soyu­nuşuyla sarmaş olaş yaşadığından, yazılmamış bir roman kadar ince kaldı.

Bu, kırıldıkça yükselen, toplu­mun değer yargıları önünde al­çaldıkça o değer yargılarının iki­yüzlülüğünü simgeleyen görkemli yaşantı, en güzel birkaç fotoğrafla daha birkaç gün basınımızı ilgilen­direcek. hep de ölümünden önceki çökük yüzüyle yan yana. Dün ney­di, bugün ne oldu meseli. Mesele inanacak olursak, hayatımızı ayak­ta tutacak maddî çıkarlarımızı, ne pahasına olursa olsun kollamamız gerekiyor. Ama Cahide Sonku’nun büyük yaşamı, yine de tersini söyleyecek. Derler ki o güzel kadın, bir gece Kervansaray’a tepeden tırnağa elmas ışıltılarıyla gelip…

Yüreğin duyarlığı, Cahide Sonku’yu da yıllarca beklediğimiz şarkılardan biri gibi bağrına bası­yor. Ve bazı bakımsız otel oda­larından, o yedi yüz liralık borç için inanılmaz ‘kazanç‘öykülerinden söz açılacaktır. Ama sirenlerin şarkı­ları da gemicileri ölüme çağırırmış. Üstelik bakımsız otel odalarında Cahide Sonku’nun, dimdik ayakta durmayı ‘başarmış’ seksenlik bir hanımefendi inceliğiyle ödül kabul edemeyeceği, daha doğrusu etme­yeceği öylesine açık ki; ölümden sonra yazılıp çizilen doruklu düşüşlü yaşam çizelgesi, olsa olsa bir dış görünümün ifadesinden ibaret­tir. Büyük çöküşlerin, seçilmiş bilinçli intiharların anlamı da her türlü aşağılık ve aşağılayıcı konformizme hayır demekle eşanlamlı değil mi?

Çevresindeki birçok kadın gibi elmaslarını, zümrütlerini, vizon ve astragan kürklerini koruyabilirdi Cahide Sonku. O zaman mavi ispirto yerine, buzlu beyaz şarap içecekti. Serveti elverişliydi. Ama…

Gerisi pek önemli değil. Cahide Sonku, henüz kavrayamadığımız fırtınalı kişiliğiyle  ışıklar, buğular, aylalar içinde, tam da pembe-beyaz baharlar açarken öldü.

Aşk-ı Memnu ya da Uzun Bir Kışın Siyah Günleri

İNSANLIK ÇOK İLERLEMİŞ, ARTIK GÖRÜNMÜYOR!

adabelen

ADABELEN DERGİSİNİN SON SAYISINDA ÇIKAN YAZIM. İNSANLIK ÇOK İLERLEMİŞ ARTIK GÖRÜNMÜYOR
Genç yaşımda lisedeki edebiyat öğretmenliği görevimden ayrılarak şehrimizin şirin bir beldesindeki ilköğretim okuluna müdür olarak atandım . Serde idealistlik var; bu yüzden okulumdaki öğrencilerime ve öğretmenlerime faydalı olabilmek için gücümün yettiğince çabalıyorum. İlimizde bilgisayar kullanımı daha yeni yeni yaygınlaşıyor. Resmi dairelerde daktilo devri devam ediyor.
Bir gün okulumuza bir ekip geldi. Velilerimize bilgisayar kursu vermek istediklerini, belirli sayıda kursiyer bulurlarsa kurs sonunda ders vermekte kullandıklar bilgisayarlardan üç tanesini okula hibe edeceklerini söylediler.
Kurs, akşamları okulda bir sınıfta verilecekti. İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerine durumu şifahen aktardım. Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri, okulda eğitim öğretim aksamadığı sürece ve sorumluluk bende olmak şartıyla sorun olmayacağını, kursu açabileceğimi söylediler. Sonuç olarak kurs için yeterli sayıya ulaşıldı. Kursun bitiminde de okulumuz üç bilgisayara kavuştu. Tahminimce ilimiz okulları arasında bilgisayar kullanan ilk okullar arasında bizim okulumuz da yerini almıştı.
Biz gelelim asıl konuya: O günden sonra okul memurumuz yazıları daktiloda değil de bilgisayarda yazmaya çalıştı. Yalnız bir sorun vardı: Bilgisayarlar Türkçe karakterlere uyumlu değildi. Bilgisayarı daktilo niyetine kullanıyorduk ama tam verim alamıyorduk. Çünkü “ş, ö, ü, ç, ğ” gibi karakterler bizim kullandığımız klavyede yoktu. Bilgisayarlarda PW diye bir program yüklüydü. Yazı işlerini bu programla yapmaya çalışıyorduk. Bilgisayarlar sayesinde ilimizdeki bilgisayarcılarla da tanıştık. Bir gün bir bilgisayarcının PW programı ile Türkçe karakterlere uyumlu yazı yazdığını görünce çok heyecanlandım. Bilgisayarcıya okulumuzdaki bilgisayarda PW programını Türkçe karakterlere uyumlu kullanmak istediğimizi söyledim. Bilgisayarcı: “Kolay iş, hallederiz.” dedi. Çok heyecanlanmıştım. Okul memurumuza durumu anlattım. “Çok iyi olur müdürüm.” dedi. Okul çıkışı doğruca bilgisayarcıya gittim. Biz de PW programında Türkçe karakter kullanmak istiyoruz, dedim. “Müdürüm bilgisayarları getirin hallederiz.” dedi bilgisayarcı.
O dönemde bilgisayarların kasaları ile monitörleri birlikteydi. Bilgisayarcının dükkânı şehir merkezinde bir ara sokakta ve aynı zamanda 3. kattaydı. Bu iş çok zor olacaktı ama olsun, kafaya koymuştuk bir kere. İşi çözecektik. Bilgisayarlar birkaç gün kalacağı için: “Cuma günü götürelim de pazartesi alırız.” diye kararlaştırdık. Önce belediye başkanımıza giderek bize bir araba tahsis etmesini rica ettik. Sağ olsun belediye başkanımız bizi kırmadı ve: “Belediyenin kamyonu her zaman okulun hizmetinde.” dedi. Okuldaki müstahdem arkadaşlardan da iki kişiyi yanıma alarak düştük yollara. Bin bir zorlukla dar sokaklardan geçerek bilgisayarcının dükkânına vardık. Bilgisayarları kucakladığımız gibi üçüncü kata çıkardık. Günlerden cumaydı. Pazartesi tekrar gelip bilgisayarları kucağımızda aşağı indirip okulun yolunu tuttuk.
PW artık Türkçe karakterleri de yazıyordu, “ğ, ü, ö, ç, ş” gibi harflerin yerini belirleyerek tuşların üzerine bu karakterleri yapıştırdık. Çok mutluyduk ama hatırı sayılır bir para da ödemiştik. Daha sonra bu bilgisayarcı arkadaş bize bir yazıcı sattı ve o yazıcıyı kullanmaya başladık. Yazı karakteri alışılmış daktilo yazılarından farklı olduğu için Milli Eğitim Müdürlüğündeki görevlilerin dikkatini çekmiş olacak ki: “Bu yazıları neyle yazıyorsunuz?” sorusuna gururla: “Biz artık bilgisayar kullanıyoruz.” diyordum.
Aradan zaman geçtikçe bilgisayarı ve bilgisayar sarf malzemelerini daha iyi tanımaya başladım. Diskete yüklenen programları bilgisayara yüklemeyi de öğrendim. Bilgisayarcının sadece çok para almak için o bilgisayarları beldemizden şehir merkezine getirttiğini ve üç gün sonra tekrar geri gönderdiğini geç de olsa anladım. O an sanki başımdan kaynar sular dökülmüştü. Onu anladığım anda sanki on yaş birden yaşlanmıştım. Omuzlarım çöktü. Kendimi çok fena hissettim. Aradan onca zaman geçmesine rağmen bu insanlık dışı davranışı yapan arkadaşı ve bize yaptığını unutamıyorum. Bu anımı bilgisayar çağına uygun, esprili bir aforizmayla sonlandırayım: “İnsanlık çok ilerlemiş, artık görünmüyor!” Elmas Balım

67110405_10157311801292768_8999047643036385280_n