HAYRABOLU SUBAŞI MAHALLESİ MUHACİRLERİ

490-308

Bir hüzün düşünün, boyunda sürekli taşınan bir kolye gibi… 95 yıllık hazin bir hikâye … Yüreğinizde derin izler bırakan, yüzlerce insanı aynı duygularla sarıp sarmalayan hüzünlü bir hikâye. Mübadele  demişler bunun adına.

Bu yıl atalarımızın, dedelerimizin doğdukları topraklardan ayrılışının 95. yılı . Memleket denince  “Selanik,  Demirhisar,  Meşe,  Poroy ” isimlerini bir solukta söyleyen insanların hikâyesidir mübadele.  Bir ömür geriye dönecekleri günlerin özlemiyle,   ” Geriye nasıl götürürüz?” endişesiyle  yanlarına büyük bir eşya bile almadan büyüdükleri topraklardan ayrılanların hikâyesidir bu. Ömrünün son günlerinde bile eline bohçasını alıp Pomak Mahalle kuyusuna yönelen ve    “Nereye gidiyorsun Merko nine?” sorusuna “Melmekete gidiyorum be avlat!” diyenlerin hikâyesidir bu.

Biz buna mübadele diyoruz.

Mübadele göçüp geldiği yerde yaptırdığı kırk yalaklı çeşmeye  “Demirhisarlı Hacı İbrahim.” yazdıracak kadar doğduğu yere özlem duyan , sessizlik yemini eden insanların, ata vatanlarından koparılışlarının,  savruluşlarının, elveda deyişlerinin acı ve ızdırap yüklü hikâyesidir.

İnsanın insanla takasıdır mübadele. Kimsenin kimseye “Gider misin, kalır mısın?” diye sormadığı,  köylerin,  kasabaların boşaldığı, minarelerden ezan seslerinin semaya yükselemediği, feraceli kadınların,  kırmızı fesli erkeklerin zorunlu olarak doğdukları, büyüdükleri, çocukluklarını, gençliklerini yaşadıkları yerlerden ayrılışlarının hikâyesidir mübadele.

Kardeşin kardeşten ayrı düştüğü, sevdalıların ayrıldığı ve bir daha kavuşamadığı, çeşme başlarının boşaldığı , yanlarına aldıkları bir bohça ile düştükleri yollarda üşüyenlerin, hasta olanların, doğum yapanların, ölenlerin hikâyesidir mübadele.

Mübadele gemilerinin  her duruşunda cansız bir bedenin, Ege’nin derin sularında sonsuzluğa uğurlanışıdır mübadele.

Mübadele denince yıkık bir minare, yalnızlığa mahkûm bir cami,  bir Fatiha’ya muhtaç kırık bir mezar taşı akla gelir. Kaybolan ya da evlatlık verilen çocuklar akla gelir. Geminin güvertesinde ölen bebesini denize atılmasın diye onu sımsıkı saran anacığı akla gelir.

Orman köylerinden gelip ovaya iskân edilenlerin, şehirde yaşayıp köye iskân edilenlerin hüzün dolu hikâyesidir mübadele. Edirne’den Sinop’a, Adana’dan Tekirdağ’a, Tokat’a, İzmir’e, Edirne’den Bursa’ya savrulanların hikâyesidir mübadele.

Bir şarkıyla, çok uzaklara dalıp dalıp gidenlerin hikâyesidir mübadele. Vatanını, kaybedilmiş toprakları en son terk edenlerin acı ve ızdırap dolu hikâyesidir mübadele.

Bir hüzün düşünün, 95 yıldır sizi bırakmayan ve dededen toruna miras kalan bir hüzün. Yüreğinizde derin izler bıraksa da çevresinde toplanan yüzlerce insanı aynı duygularla sarıp sarmalayan, kuşaktan kuşağa aktaracağımız, taşımaktan asla yorulmayacağımız şerefli bir hüzün.  Rumeli’nin aziz hatıraları mübadil dedelerimizin   ruhları şad, mekânları cennet olsun!

Bu çileleri yaşayıp rahmetli olup aramızdan ayrılan , Solak Recep’e, Nebi Salih’e Korucu Hasan’a Veysel dedeye, Kırcalıya,  Adil Mehmet’e Hatip dedeye,  Hacı İbrahim’e Nesli Ahmet’e,  Kundusçuya,  Kantinciye,  Şerif Aga’ya,  Arnavut Kamber’e,  Mahpus Ahmet’e, Çolak Salih’e,  Ceylan Tahir’e, Tarzan Mehmet’e,  Cambaz Yusuf’a,  Mandacı Salih’e, Demokrat Salih’e,  Ahmet Efendi’ye,  Semerci Tevfik’e,  Niyazi Macır’a  Pomak Şaban’a, Çoban Salih’e, Adem Çavuş’a,  Dramalıya, Fehim Aga’ya,  Hamza Salih’e , Sakallı Mustafa’ya ve ismini sayamadığın nice büyüklerimize rahmetler diliyorum. Mekânları cennet olsun. Elmas  Balım

1

Hayati İnanç Tekirdağ’da

1

Dün akşam Tekirdağ Yahya Kemal Beyatlı Kültür Salonu tarihi günlerden birini yaşadı. Salon doldu taştı. Oturacak yer kalmadığı için çok kişi ayakta kaldı. Gecenin konuğu Hayati İnanç’tı. Kültürümüzle bizi yüzleştiren Sayın Hayati İnanç’ın Divan Edebiyatı’ndan yaklaşık 7000 beyti ezbere bildiği söyleniyor. Aslen hukukçu olan Hayati İnanç Divan Edebiyatı’nı günümüz nesline sevdiren şahsiyetlerin başında geliyor. Kendini dedenin mektubunu torunlarına getiren biri olarak tanımladı gecede. Hayati İnanç izleyenlerine vasiyet niteliğinde beş kitap tavsiye etti. Kitaplar şunlar:(Mızraklı İlmihal-Miftahul Cennet, Şevâid-ün Nübüvve, Fener Patriği V.Gregorius’un Rus Çarı II: Alexander’a Mektubu, Yusuf Aleyhisselam, Kıyâmet ve Ahiret
Özet olarak Hayati İnanç gecede Tekirdağlılara unutulmaz bir sohbet sundu. Bu etkinliği organize eden Sülaymanpaşa Belediyesinden ve gecemizi renklendiren Hayati İnanç’tan Allah razı olsun.

 

24 Kasım

 

576751_10150875444458260_974388754_n

“Masallarda bir peri çıkar karşınıza gerçek hayatta öğretmen.” Hayatta en büyük mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamakmış, derler… Başta ilkokul öğretmenlerim Ali Remzi Budak ve Yaşar Daldip olmak üzere, üzerimde emeği olan tüm öğretmenlerimin ve meslektaşlarımın günü kutlu olsun..

Yüz Yılın Seçilmiş 10 Türk Romanı

Yüz Yılın Seçilmiş 10 Türk Romanı

Tutunamayanlar - Oğuz Atay

 

1. Tutunamayanlar 
‘Tutunamayanlar’, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atay’ın bu ilk romanını “hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı” olarak niteler. Moran’a göre “Oğuz Atay’ın mizah gücü ve duyarlılığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar’ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.” Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan Atay, “saldırısı tutunanların anlamayacağı, rededeceği türden bir romanla yapar.”

Yazar: Oğuz Atay
Sayfa Sayısı: 724
ahmet hamdi tanpınar - huzur

2. HuzurTanpınar, kültürümüzü bir “iç âlem medeniyeti”nin tezahürü olarak görür. Bu medeniyeti, belirli bir ahlâkı taşıyan “mânevi vazifelerine inanmış, muayyen bir ruh nizamından geçmiş, nefislerini terbiye etmiş” insanlar meydana getirmiştir. Huzur’un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini “huzur”a kavuşturacak bir “iç nizam”ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hâkim olan Mümtaz’la Nuran’ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, âdeta bir roman kahramanı gibi ele alınır. Huzur için, belli bir dünya görüşüne, bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının “huzursuzlukları”nı dile getiriyor denebilir.

Yazar: Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa Sayısı: 391
Aylak Adam - Yusuf Atılgan

3. Aylak Adam

Her şeye “karşı” duran, “karşı” çıkan, “karşı” olan bir adam… Aylak Adam… Bir adı bile yok. “C.” diyor Yusuf Atılgan kısaca.İnsan her şeye bunca “karşı”yken kendine de “karşı” olmadan nasıl sürdürülebiler bir “karşı” yaşamı?C., sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç mi hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. Çabasının boşuna olduğunun da farkında üstelik.

Zor bir karakter, zor bir yaşam, yalın bir roman.

Yazar: Yusuf Atılgan
Sayfa Sayısı:  164
sinekli bakkal halide edip adıvar
4. Sinekli Bakkal
Adıvar’ın bugüne kadar defalarca basılmış, milyonlarca okur tarafından okunmuş ve güncelliğini hiç yitirmemiş romanı Sinekli Bakkal, Türk romanı içerisinde özel bir yere sahip. “Roman,” dendiğinde aklımıza gelen ilk kitaplardan biri olan bu yapıtı Selim İleri’nin yazdığı sonsöz eşliğinde sunuyoruz.Defalarca basılmış, kuşaklardan kuşaklara ulaşabilmiş Sinekli Bakkal, II. Abdülhamid dönemini bir geçmiş zaman dekoru önünde yansıtarak, eskiden yeniye devralınması gereken kültür, sanat ve töre değerleri üzerinde durur. Bir anlamda, yazar ve eseri, tarihi süreklilik arayışı içerisindedirler.
Yazar: Halide Edip Adıvar
Sayfa Sayısı: 424
Kırık Deniz Kabukları selim ileri

5. Kırık Deniz Kabukları

…Bununla birlikte romancı hep tedirgindir. Sözgelimi oğlunun Prag’a gidişini hatırlayan romancı, Vedad’ı birdenbire “bir sis içinde ” örtülü görüyordu. Ve bu hatırlayışını yorumlamak istedikçe, iki şüphe yakasına yapışırdı: genç adam ya annesinden ayrılırken bu ayrılışın sonrasıza kadar sürüp gideceğinden kaygılanmıştı ya da kendisini bekleyen “akıbet”i önsezileriyle duyumsuyordu… Romancı, oğlunun “öyle mahzun”, öyle titrek, öyle yaslı bir bakışla annesine baktığını hatırlıyordu ki, “işte şimdi yine onu, o bakışıyla” görüyor, gözyaşlarını zor tutuyordu. Sonra “katar” hareket etmiş…

Çağdaş edebiyatımızın yaşarken klasik olmuş yazarlarından Selim İleri, Kırık Deniz Kabuklarında yaşanmışlıkların tortusundan kuruyor yapıtını. Sultan Reşad’ın Dolmabahçe Sarayı’ndan Atatürk’ün Çankaya’sına, büyük romancımız Halid Ziya Uşaklıgil ile birlikte yol alırken, bir yandan da Halid Ziya’nın hariciyeci oğlu Halil Vedad’ın genç yaştaki intiharını ancak kendisine yaraşabilecek bir incelik ve duyarlılıkla anlatıyor.
Kırık Deniz Kabukları, geçmişin kırılıp unutulmuş bir anısı…

Yazar: Selim İleri
Sayfa Sayısı: 240
Bir Düğün Gecesi - Dar Zamanlar 2
6. Bir Düğün Gecesi – Dar Zamanlar 2
“İntihar etmeyeceksek içelim bari!””Denebilir ki, Türkiye’de aydın sorununu Türkiye’nin tarihsel dönüşümüne somut insana eklemleyen romanlar, ilk kez Adalet Ağaoğlu’nun çabasıyla gerçekleştirilmiştir. Ağaoğlu, günümüzün hiç kuşkusuz en önemli romancısı. Bir Düğün Gecesi, yalnız uzmanların, eleştirmenlerin üzerinde düşünce birliğine vardığı bir roman değil; aynı zamanda geniş bir okuyucu kitlesi tarafından benimsenen, tartışılan bir eser.”
-Hilmi Yavuz-

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ile aydınların iç dünyasına açılan pencere, Adalet Ağaoğlu’nun o nefis yapıtı Bir Düğün Gecesi ile Tanpınar’ın Huzur’unun bir uzantısı niteliğine bürünmektedir.
-Vedat Günyol-
(Tanıtım Bülteninden)

Yazar: Adalet Ağaoğlu
Sayfa Sayısı:  380
Asılacak Kadın pınar kür
7. Asılacak Kadın 
Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türkçe edebiyatın klasikleri arasına girmiş bir roman. Nicesini gazetelerin iç sayfalarında okuyup geçtiğimiz bir cinayeti ele alan Pınar Kür, kadına karşı örülmüş yargının ardında yatan toplumsal dokuyu da tüm gerçekliğiyle masaya yatırıyor.”Her biri kendi iç bütünlüğünde, alabildiğine öznel tutulan üç söylem: Çıkarını ‘ortak bilinç’in çıkarıyla bütünleştirmiş Faik İrfan Elverir’in insanlıktan soyutlanmış söylemi. Cinsel bir nesne, somut bir çaresizlik, tam bir kurban konumuna yargılı Melek’in, sesi olmayan söylemi.Ve şaşkın, toy bir iyi niyetin çıkmazında bocalayan Yalçın’ın edilginliği aşamayan bilincinden yansıyan söylemi. Bu üçünün, romanın ana sözü bakımından, neredeyse önemini yitiren bir kilit olay (yalı cinayeti) çevresinde sarmallanmasından bir o kadar nesnel bir mesaja ulaşılıyor. Pınar Kür’ün, yürekli bir toplumsal eleştiriyi yazının olanaklarıyla bağdaştırdığı bu roman, kadının, dolayısıyla da elbet insanın onurunu tehdit eden yozlaşmışlıktan bir kesiti sorguluyor.”
-Füsun Akatlı-
(Tanıtım Bülteninden)
Yazar: Pınar Kür
Sayfa Sayısı: 152
yaşar kemal - kuşlar da gitti
8. Kuşlar da Gitti
Kuşlar da Gitti, İstanbul’un çürüyen, kirlenen yüzünün ve insanlığın da şehirle birlikte yok oluşunun romanıdır. Kuşların bir zamanlar mekan tuttuğu İstanbul’da çocuklar onları yakalayarak cami, kilise ve sinagogların kapılarında “azat buzat beni cennet kapısında gözet” diyerek satarlar. Ancak çocuklar satamadıkları kuşları yemek zorunda kalırlar.
“Sağlam bir kitap, yoğun bir insan sevgisi ve şiir, tam bir başyapıt.”
– La Croix, (Fransa)
“Saklanacak, tekrar tekrar okunacak, üstünde günlerce düşünülerek, bütün zamanların, bütün ülkelerin en güzel edebiyat yapıtlarının yanına konacak bir kitap…”
– Jeremy Brooks, The Independent, (İngiltere)
‘Klasiklere özgü yalınlıkta bir öykü.’
-Church Times, (İngiltere)
‘Batı Avrupa’da neden böyle romancılarımız kalmadı?’
-New Statesman, (İngiltere)
Yazar: Yaşar Kemal
Sayfa Sayısı: 79
Utanmaz Adam Hüseyin Rahmi Gürpınar
9. Utanmaz Adam
Türkiye’nin, “batılılaşırken” Avrupa kültüründen ne kadar besleneceği ve Avrupai tarzın gündelik hayata uyarlanmasında sınırın nerede çizilmesi gerektiği, yıllardır tartışılan bir konu. Sanat, ahlak, aile, ticaret gibi konulara getirilen yeni yorumların toplumun tüm kesimlerince aynı şekilde anlaşılması beklenemezdi şüphesiz. Bu nedenle sanatı ahlaksızlıktan, ticareti sadece fırsatçılıktan ibaret sayanlar da oldu.Türk edebiyatının gözüpek yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar, “dürüstlük” kavramını merkeze alıyor. Utanmaz Adam’da., onlarca yıl süren savaşların ardından kendini toparlamaya çalışan Türkiye’de, gayrimeşru yollardan bir hayata tutunma mücadelesi anlatılıyor.“Ahmakları kandırmak, akla karşı işlenmiş bir suçun intikamını almaktır,” prensibiyle hareket eden bir üçkâğıt çetesi, vur¬gunculuğun, dolandırıcılığın, ahlaksızlığın her çeşidine başvurup yine de vicdanlarını rahat tutabilmektedirler. Peki, iflah olmaz dolandırıcı Avnussalah’ın tüm bu “utanmazlıklarını” gönül rahatlığıyla kabulleniyor, kabulleniyor olması, başka bir ifadeyle dolandırıcılığa dair yüksek bir felsefe kurmuş olması, onu toplumdaki gizli ahlaksızlardan daha erdemli biri yapar mı.’
Yazar: Hüseyin Rahmi Gürpınar
Sayfa Sayısı: 386
Cevdet Bey ve Oğulları Orhan Pamuk
10. Cevdet Bey ve Oğulları
Orhan Pamuk’a ilk ününü getiren bu büyük roman İstanbullu bir ailenin yetmiş yıllık serüvenini hikâye ediyor. Yazarın “Ülke, Aile, Roman” üzerine sonsözüyle…Nişantaşlı bir ailenin 20. yüzyılın başından itibaren üç kuşak boyunca serüvenlerini anlatan bu kitap ev içlerinin renklerini, zamanın akışını, günlük sıradan konuşmaları akılda yer eden kahramanlar aracılığıyla saptarken, okura geleneksel romandan alınacak hazları bütünüyle veriyor. Abdülhamit döneminin son yıllarında, İstanbul’un ilk Müslüman tüccarlarından küçük dükkân sahibi Cevdet Bey’in tutkusu, hem işlerini büyütmek, zenginleştirmektir hem de “Batılı anlamda” çağdaş, modern bir aile kurmak. Kökü taşraya uzanan geleneksel ailesini bir yana bırakarak bu isteklerini gerçekleştirmeye girişen Cevdet Bey’in ve oğullarının hikâyesi, bir anlamda modernleşme uğraşı içindeki Türkiye Cumhuriyeti’nin özel hayatının da hikâyesidir. Ev içlerinin, yeni apartman hayatının, Batılılaşan büyük ailelerin, Beyoğlu’na çıkıp alışveriş etmelerin, radyo dinlenen pazar öğleden sonralarının dikkat ve sevgiyle anlatıldığı bu panoramik roman, Orhan Pamuk’a hak ettiği ünü getiren olgun bir ilk kitaptır.“Pamuk adeta okurun elinden tutup onu kendi dünyasında dolaştırıyor, birbirinin içine geçen sahnelerle, karşılaşmalarla ve konuşmalarla her şeyi en ince ayrıntısına kadar çözümlüyor.”
-Frankfurter Allgemeine-
(Tanıtım Bülteninden)
Yazar: Orhan Pamuk
Sayfa Sayısı: 644

BENİ KÖR KUYULARDA

75418859_10157560423408260_8591945903709880320_n.jpg

                                                     BENİ KÖR KUYULARDA
Hasan Ali Toptaş’ın “Beni Kör Kuyularda” kitabının kapağını görünce gerek Timur Selçuk’tan gerekse Edip Akbayram’dan yıllardır severek ve hüzünlenerek dinlediğim Ümit Yaşar Oğuzcan’ın sözlerinden bestelenen “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın.” şarkısı bir plak gibi dönüp durdu dilimde. Kitabı okuyup bitirdiğinizde de birçok soruyla siz kör kuyularda merdivensiz kalıyorsunuz..
Roman Güldiyar’ın babasının dükkanına öğle yemeğini götürmek için evden çıkmasıyla başlıyor. Güldiyar perişan ve suskun bir vaziyette eve döndüğünde ise bir daha konuşmamak üzere susuyor. Evde bir köşeye çöküp oturuyor ve bir süre sonra ağlamaya başlıyor. Bu öyle alışık olduğumuz bir ağlama şekli değildir… Güldiyar ağlayınca gözlerinden yaşlar değil taşlar akmaya başlıyor . Alışık olmadığımız ve bize gerçek dışı gelen bir durum okuyucuyu merkalandırıyor..
Kitabı okudukça sorular çoğalıyor zihnimizde. “Güldiyar’a ne olduğu?” Güldiyar’ın annesi Bahriye’nin bahsettiği Cevher kimdir, necidir? Onun hakkında sadece klarnet çaldığını biliyoruz biz ve anlatı boyunca zaman zaman duyuyoruz bu klarnetin sesini fakat Cevher’i bir türlü tanıyamıyoruz… Bir de Hüseyin meselesi var. Dört yıl önce kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Güldiyar’ın abisi Hüseyin okuyucuyu meraklandırıyor. Hep bir yerlerden çıkmasını bekliyorsunuz ha şimdi gelecek ha şimdi çıkacak derken bitiveriyor roman. Sonra komşu Dursun ve Güldiyar’ın babası Muzaffer’in aralarındaki ilişki ve dargın olmalarına sebep olan olay başlı başına bir soru işareti bizim için. Aralarında bir dargınlık olduğunu biliyoruz ancak ne olduğunu yine öğrenmiyoruz. Kitap bunlar ve bunlara benzer birçok soru ile okurun ilgisini üst seviyede tutmayı başarıyor . Siz şimdi bir şey olacak diye nefesinizi tutup beklerken, hiç beklemediğiniz bir yerde hiç beklemediğiniz bir şekilde bitiveriyor kitap. Sonunda o kör kuyuda elleri bomboş kalan yine siz oluyorsunuz yani. Cevaplayamadığınız onlarca soru Güldiyar’ın gözleriden dökülen taşlar gibi dökülüyor eteklerinize.

Kitabın 28. sayfasından bir bölüm… Ben bu bölümü okudukça ” Yine döktürmüşsün Hasan Bey.” diye mırıldanmıştım. Bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim.

…………………………………………………………………….

Ardından da bayır aşağı indikçe koyulaşan ot kokulu karanlığın içinde, tıpır tıpır, ayak sesleriyle birlikte kayboldu gitti. Onu yutan karanlık insanı ürpertecek kadar soğudu sonra, camlar, çerçeveler soğudu, duvarlar soğudu, yaprak­lar soğudu, kendi genişliklerini susan, kendi genişliklerini fısıldayan boşluklar soğudu, kapılar soğudu, sular soğudu ve gece çatıların, antenlerin, avluların, ağaçların ve cümle mahlûkatın üzerine basa basa yürüdü, o bir eliyle sokak lâmbalarının sarı ışıklarına tutunarak yürürken ağrısı sızısı, gamı kasaveti olmayanlar uyudu, içinden kafasına takılan şeyi izah etseydim şimdi yârimden ayrılmaz, mis gibi onun koynunda yatardım diye geçirenler yastıklarına sarılarak bir sağa bir sola döndü, işsizler gözlerini boşluğa dikip acı acı of çekti, çocuklar uçurumlarla dolu, korkunç ve karanlık rüyalar gördü, gemisini yürütmekten başka bir şey düşün­meyenler kafalarının içinde yeni taktikler, yeni manevralar, yeni güzergâhlar belirledi, bebekler altlarına işedi, hastalar sarı sarı bakıp sarı sarı inledi, emzikli kadınların meme uçları zonkladı, ihtiyarlar arada bir uyanıp sessizliği büyü­ten kendi kalp atışlarını dinledi ve artık sonunda, şafak söktü. Şafak söküp ortalık biraz ağarınca da ufku kaplayan o bol ışıltılı, yüksek binaların siluetleri hayal meyal seçilir, tepeleri pıtrak gibi saran gecekondular pusarık bir şekilde, az buçuk görünür oldu. Derken Cevherlerin avlusundan bir horoz sesi yayıldı mahalleye, kıpkırmızı, uzun bir şerit gibi havada asılı kaldı bir müddet.